yukarıdüğer köyü web sitesi
  günlük yazılar
 
   

 


---------------------------------------------------------------------------
   YETER ARTIK....

               Hiç mi farklı birşeyler olmaz. Hiç değişmez mi bu köhne düzen. Bir papağanın bildiği kelimelerden fazlasını duyamayacakmıyız günler değişirken.
- Ergenekon'da bilmem ne bağlantısı çıktı...
- Akp kapatma davasında son durum...
- Erdoğan muhalefete yüklendi...
- Baykal yine hükümete çattı...
- Bahçeli PKK için ne dedi...
- Laiklik elden gidiyor..
- Türbana izin yok...
- Atam izindeyiz....
- AB kriterleri..
Vesair vesair.

Her zaman ve mekanda aynı cümleler, kelimeler. Yani havadan sudan derler ya inanın öyle bile değil...

Su demişken su nedir??????????
Ey yukarıda zırvalayanlar su nedir?
Bir gün Ergenekon, AKP, Kapatma davası, Tayyip, Bahçeli, Baykal, Laiklik vs olmasa, ölür müyüz. Vallahi ölmeyiz hatta çok neşeli oluruz. Ama bir gün su olmasa ne oluruz düşündünüz mü? (Su kaynaklarımız her geçen gün azalıyor. Gölerimiz kuruyor. Tarım susuzluktan iflasa yaklaşmış) Bence çok düşündünüz ve her zaman olduğu gibi içinden çıkamadınız. Yine dediniz ki "biz en iyisi toplanıp bir araya gelip " Hacivat, Karagöz" gibi oynamaya devam edelim. Nasıl olsa alışık bu millet izlemeye.

Peki onca senedir konuşuyorsunuz beyler ama ne konuşuyorsunuz..
Şimdi ey yukarıda yazılı ismi olanlar ve ismini sayamadığımız kişiler.
Üç yaşında bir çocuğun ve yanındaki bir papağanın, dört yıl boyunca sizi izlediğini düşünün. Bu çocuk okul yaşına gelinceye kadar yanındaki papağanla birlikte
NE öğrenecek dersiniz. Kavga, sataşma, tencere dibin kara seninki benden kara...

Suyu konuşmuyor dedik ama konuştular biraz.
Peki ne konuştular...
Ankaranın suyu sağlığa zararlı... CHP
İzmir'in suyu zehirli oraya bakın.. AKP Melih Gökçek
İstanbul'un suyuna Melen'de kanalizasyon karışıyor. CHP
Bunlar doğru mu? Evet maalesef doğru. Peki ne yaptılar. Yine birbirlerine çamur attılar.
Suyumuz temizlendi mi hayır? 
Bunca çamurun arasında su temizlenir mi?
Hayır...
Bari susun Allah aşkına
Susun da akıl sağlığımız bozulmasın.
Ve Allah sizi bildiği gibi yapsın...

( 10 yıl önce yayınlanmış bir gazeteyi okudum sadece şahıslar farklıydı. Herşey aynıydı yine. 10 yıl sonra da aynısı olacak gibi)



Dikkat !!!  Regaib Kandili Recep Ayının İlk Cuma Gecesidir ve  2008'de Recep ayının ilk günü de Cuma 3 güzellik bir arada



"Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir.
O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir. "
 (Tevbe Suresi, 128)

Allah (c.c) katında zamanların değerleri birbirine eşittir. Ancak öyle zamanlar vardır ki o zamanlarda  öyle hadiseler olur ki, o vakte diğer zaman dilimlerinden daha üstün bir değer kazandırır. Receb-i şerîfin ilk Cuma gecesine isabet eden Regâib Gecesi'de bu müstesna zamanlardan biridir. Cuma geceleri böyle kıymetli vakitlerden biridir.

Regaib Gecesi gibi iki kıymetli gecede biraraya gelince, bu gece dahada bir kıymetli oluyor. Bu gece, yalvarış ve yakarışların Yüce Mevla'ya sunulduğu ve O'nun rahmetinden af istenildiği umut, huzur ve müjde gecesidir.

Allah Teâla'nın kullarına lütfunun çokluğu, kereminin bolluğu ve pek çok günahkarı bağışlaması sebebiyle bu  geceye Regaib Gecesi" adı verilmiştir. Bu gecenin bu değeri nereden kazandığı hususunda değişik rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan biri; Hz.Amine validemizin böyle bir gecede Resulullah  (s.a.v)'e hamile olduğunu anladığıdır.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) Regaib gecesinin içinde bulunduğu Recep ayında çok dua eder, namaz kılar, oruç  tutar, iyiliklerin her çeşidini yapar, sadaka vermeye özen gösterirdi.

Resulullah (s.a.v)'in Receb'in ilk perşembe gününü oruçla geçirdiği ve cuma gecesinde, bu kandil gecesine mahsus olmak üzere on iki rekât namaz kıldığı kabul edilir. Regâib gecelerinde dua etmek, tevbe ve istiğfarda bulunmak, bu geceyi kutsal kabul etmek suretiyle çeşitli ibâdetlerle geçirmek, genel olarak alimler arasında kabul görmüştür.

İdrak ettiğimiz mübarek Regaib Kandili vesilesiyle, ruhumuzu karartan kötü duygu ve düşünceleri kalplerimizden atalım. İbadetin zevkinden bizi mahrum eden nefsin kötü arzularını frenleyelim. Gönül dünyamızı bulandıran haset, kin, düşmanlık gibi kötü duygulardan temizleyelim.

Bu geceyi nasıl karşılmak, nasıl ihya etmek gerekir?
  • Bu gece, oruçlu olarak karşılanmalıdır.
  • Bu gece, kazâsı olanın hiç değilse bir günlük kazâ namazı kılması, çok iyi olur.
  • Kur'an-ı Kerim okunmalıdır.
  • Bu gecenin ihyâsı, yatsı namazıyla sabah namazını camide cemaatle kılmakla olur. Bu, gecenin ihyâsıdır. Bütün günün ihyâsı bu... Yatsı namazı ile sabah namazını camide kılmak, o günün, o gecenin ihyâsı demektir. İnsan sabahlara kadar, akşamlara kadar ibadet etmiş gibi sevab kazanır.
  • Bir başka ihyâ şekli zikir ..... "Lâ ilâe illallah""Allahümme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âli seyyidinâ muhammed", "Estağfirullah", "Sübhànallah", "Elhamdülillâh", "Allahu ekber", "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm", "Allah" gibi sözler mübarek kelimelerdir, cümleciklerdir. Bunları zikretmek çok sevabdır..
  • Bazı namazlar vardır, 
    • Peygamber  Efendimiz (s.a.v.) kılmıştır. Bunlardan birisi de Tesbih Namazı'dır.
    • Regâib gecesi, akşamla yatsı arasında:  12 rek'at  "Hacet Namazı" kılınır. 
Hacet Namazı:
  • 2 rek'atte bir selâm verilerek kılınır.
  • Fâtiha-i şerîfe'den sonra her rek'atte 3  Kadir Süresi  12 İhlâs-ı şerîf okunur.
  • Namazdan sonra 7 Salât-ı Ümmiye okunup secdeye varılır.
Salât-ı Ümmiye:

"Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedinin-nebiyyil-ümmiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim"
  • Secdede 70 defa: "Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbül-melâiketi ver-rûh" okunur.
  • Secdeden kalkıp 1 defa: "Rabbiğfir verham ve tecâvez ammâ ta'lem. İnneke entel-eazzül-ekrem" okunur.
  • Tekrar secdeye varılıp yine 70 defa "Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbül-melâiketi ver-rûh" okunur.
  • Secdeden kalkıp duâ yapılır.
  • Duâda Hz. Allâh'a c.c şu şekilde de ilticâ etmelidir: "Allâhümme bârik lenâ recebe ve şa'bân. Ve bellığnâ ramazân"
Unutmayalım!
  • Regaib Gecesi, üç aylar içinde kendisinden sonra gelecek olan Miraç, Berat ve Kadir Gecesininde bir müjdecisidir. Onun için bu müjdeciye kulak verip bu geceyi ve üç ayları iyi değerlendirilmelidir.
  • Resulullah (sav) buyuruydular ki: "Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri dönmez, kabul olunur: Receb'in ilk gecesi, Şâban yarısı gecesi, Cuma gecesi, Ramazan Bayramı gecesi, Kurban Bayramı gecesi."



---------------------------

ALLAH'I ARAYAN İNSAN ( Hz. İbrahim Peygamber)


“Nemrut gibi adam…” benzetmesini duymuşsunuzdur... Gaddar, acımasız, zalim kimseler için söylenir. Nemrut, Hz. İbrahim’in mücadele ettiği kralın adıdır. Hz. İbrahim ile pek çok olayları olmuştur. Her şey Hz. İbrahim henüz çocukken başladı…

Küçük İbrahim günlerinin çoğunu amcası Azer’in atölyesinde geçirirdi. Bu atölyeye dağlardan kocaman kütükler getirilir, amcası, elindeki keser, testere keski gibi araçlarla kütüklere şekiller verirdi. Kimini yırtıcı kuşlar, kimini yarı hayvan yarı insan, kimini de… artık aklına ne gelirse bir şekle sokar, sonra onları müşterilere gösterir, bazısını bereket tanrısı, bazısını zafer tanrısı, bazısını ateş tanrısı… diye pazarlardı. Azer, söylediği sözler üzerinde pek düşünmez, sadece babalarından duyduklarını tekrar eder, işine, sanatına bakardı. Bu nedenle İbrahim ile pek anlaşamıyordu. Çünkü İbrahim, sorgulayan, doğruyu yanlışı bulmaya çalışan biriydi. Pek çok kez amcasına:

“Bu kütükleri yontup heykeller yapıyorsun… Sonra onları ilah diye satıyorsun. İnsanlar bu heykellerin kendilerine yarar sağlayacağını sanıyor, onların önünde tapınıyor.” diye itirazlarda bulunur ama amcası her defasında:

“-Bak İbrahim, bizim toplumumuzun adetleri böyle… Bunları biz değiştiremeyiz. İnsanlarla iyi geçinmek istiyorsan, onlar ne yapıyorsa sen de aynısını yapmalısın” diyerek öğütler verirdi. Bu öğütler İbrahim’in isyanını daha da körükler, öfkesini tanrı sanılan heykellere boşaltırdı. Amcası ona, irili ufaklı heykeller yükler ve bunları götürüp pazarda satmasını isterdi. O biraz uzaklaştığında heykellerin boyunlarına ipler geçirir, pazara kadar yerde sürükleyerek götürürdü. Kimse İbrahim’den put almazdı. Nasıl alsın ki; satarken:

“–Bu cansız putlar, çok ucuuuz… Beş para etmeeez… Hayrı da dokunmaz şerri deee...!” diye bağırır; etrafına toplanan insanlarla münakaşa ederdi.

İbrahim’in aklı tahtadan heykellerin yaratıcı olmayacağına yetiyordu… Bu ahşap maddeler ilah olamazdı. Peki ama gerçek yaratıcı kimdi? İşte bunu çözemiyordu.

Bir gün yine düşüncelere dalmıştı… Her şeyi yeni baştan düşünüyordu: Etrafındaki ağaçlara, çiçeklere, uzayıp giden vadiye, dağlara baktı. Sonra başını gökyüzüne çevirdi… Küme küme bulutları izledi. “Bütün bunların sahibi kim? Bunları kim var etti?” diye kendine sordu. Her zaman olduğu gibi sorusu cevapsız kalıyor, bir şey bulamıyordu.

İbrahim derin düşüncelerle akşamı etmiş, hava kararmaya başlamıştı. Artık gökyüzünde yıldızlar seçiliyordu. Onlar ne kadar yüksekte ve ne kadar güzel görünüyorlardı..! İbrahim’in yüreği sevgiyle doldu, hayranlıkla:

“–Herhalde yaratıcımız bunlardır” dedi. Sonra düşünmeye devam etti. Peki bunlar yaratıcı ise; gündüzleri nereye savuşup gidiyorlardı?

İbrahim, yıldızların yaratıcı olabileceği düşüncesini kafasından çabucak attı. Sonra gecenin ortasında parlayan dolunayı düşündü. “Yoksa rabbim bu mu?” diye içinden geçirdi. Bu düşüncesini de beğenmedi… Bir cevap bulamamak onu çıldırtıyordu:

“–Ey benim ve şu varlıkların yaratıcısı Rabbim…! Her kim isen, seni bulmama yardım et…!” diye bitkin bir halde yalvardı.
Gökyüzünde sabahın habercisi ince bir çizgi belirdi, çizgi sonra genişledi, genişledi. Uzaklardan horozların ötüşleri geliyordu. Havanın karanlığı laciverde, daha sonra maviye dönüştü; derken dağların tepelerinden, parıltısıyla gözleri alan pırıl pırıl bir güneş yükselmeye başladı.

“Galiba, yaratıcım bu..” dedi, İbrahim. Fakat biraz düşününce güneş de içine sinmedi:
“Bunun diğerlerinden ne farkı var? O da aynı bütünün bir parçası… Yaratıcımız daha başka biri… ama kim, kim…?”

Yüce Allah, İbrahim’in arayışını karşılıksız bırakmadı. Onun kalbine kendi bilgisini ilham etti. Doğruyu bulan İbrahim:
“–Benim Rabbim, yeri, gökleri ve bütün varlıkları yaratan Allah’tır.” dedi. Artık kalbi huzura kavuşmuştu.

İbrahim’in yaşadığı dönemde insanlar bahar geldiğinde kırlara çıkar, putlarını da götürür, orada hem geleneksel tapınmalarını yapar, hem de eğlenirlerdi. İbrahim putlardan dolayı, bu törenlerden nefret ediyordu. O yıl bahar geldiğinde, bir akşam, amcası Azer, tören hazırlıklarına yardım etmesi için İbrahim’i uyardı. İbrahim’in bir bahaneyle bu iğrenç törenden kurtulması gerekiyordu. İbrahim sanki bir anlam çıkarıyormuş gibi yıldızlara uzun uzun bakıp:

“–Ben” dedi, “Gelemem… ben galiba rahatsızlanıyorum.” Amcası onu tanıdığı için üstelemedi. Hatta memnun bile oldu. Oraya gelse bile, –İbrahim bu!– rahat durmaz, putlara ileri geri laf eder, huzurlarını kaçırırdı.

Tören günü geldiğinde putunu, yemeğini, çöreğini alan kırlara çıktı. Şehir boşalmıştı. Şimdi insanlar, putların önüne dikilecek, yeni yılın bereket getirmesi için kestikleri hayvanların kanlarını onlara sürecekti. Putların önlerine yemekler, meyveler koyacak, putlara gereken saygıyı göstermeleri konusunda birbirlerini uyaracaklardı. İnsanların putlara tapınması en çok Nemrut’un işine yarıyordu. Çünkü bu sayede onları hakimiyeti altında tutuyor, sorun çıkaranları, “Sen putlarımıza ve geleneklerimize saygısızlık ettin” diyerek öldürtüyor veya zindana attırıyordu. İbrahim bunları düşündükçe putlara öfkesi kabardı. Amcasının baltasını kaptığı gibi tapınağa gitti.

Etrafta kimse yoktu. İçerde loş ışıkta putlar, odun sessizliğinde dikiliyorlardı. İbrahim ilk gördüğü puttan başladı. Önüne gelene daldı… heykelleri paramparça etti. Öfkesi dinmişti. Bir müddet yerde yatan heykellere baktı, sonra baltayı en yüksekte duran büyük putun boynuna astı. Hiçbir şey olmamış gibi evine döndü.

Aradan zaman geçti, insanlar kırdan döndüler. Dönmeleriyle birlikte şehirde skandal patladı. Tanrı diye önlerinde diz çöktükleri putlar, paramparça olmuş yerlerde yatıyordu. “Bu saygısızlığı yapmaya kim cüret edebilir?” diye sormadılar; çünkü İbrahim’in yaptığına adları gibi emindiler. Yerden put parçalarını kapıp doğrudan Azer’in evine yığıldılar. Kapıyı onlara İbrahim açtı. Kalabalık öfkeyle sordu:

“–İbrahim, bunu kim yaptı, söyle…!?” İbrahim umursamaz bir şekilde:

“–Bana neden soruyorsunuz, gidin büyük tanrınıza sorun… O hepsini cezalandırdı…!” Kalabalık daha da öfkelendi. Meseleyi Nemrut’a taşıdılar.

Nemrut, olan olaya çok kızdı… Bir gencin putları reddetmesi demek, onu reddetmesi demekti. Derhal onu yakalatıp huzuruna çıkarttı. Nemrut’un huzuruna çıkan İbrahim’e, eğilmesi, yeri öpmesi gerektiği söylenmesine rağmen o eğilmedi. Nemrut, karşısında dimdik duran gence bakarak, alaylı bir şekilde:

“–Sen benden korkmuyor musun?” diye sordu. İbrahim:
“–Ben yalnızca Allah’ın huzurunda eğilirim” dedi. Nemrut öfkeden kıpkırmızı oldu.
“–Allah da kim?” diye gürledi. İbrahim:
“–O yaşatan ve öldürendir.” dedi. Nemrut tiz bir kahkaha patlattı.
“–Bunu ben de yaparım” dedi. Parmağıyla iki köleye işaret etti. Onlar bir adım öne çıktılar. Arkada bekleyen cellatlara bir işaret çaktı; kölelerden biri anında cansız yere serildi. Nemrut gururdan boğulurcasına konuştu:
“–Gördün mü? Birini öldürdüm, birine hayat verdim!” Herkes buz kesmişti sanki… İbrahim tane tane konuştu:
“–Benim Rabbim güneşi doğudan çıkarır; gücün yetiyorsa sen onu batıdan çıkar…!”
Nemrut afalladı, ne diyeceğini şaşırdı. Öfkeden divaneye döndü.
“-Çabuk” dedi “Meydana çok büyük, kocaman bir ateş yakın…!” Nemrut’un ateş çukuru meşhurdu. Genişçe bir meydanın ortasına kazılmış çukurda ateş yakılır, cezalılar çığlık çığlığa onun içine atılır, bu manzara zorla halka seyrettirilirdi.

Yine öyle yaptılar… Çukurda her zamankinden daha büyük bir ateş yaktılar. Herkes toplandı. Nemrut da önceden hazırlanmış tahtına kuruldu. Cellatlar Hz. İbrahim’in ellerini ayaklarını bağlayarak mancınığa oturttular ve Nemrut’un işaretini beklemeye başladılar. Nemrut ayağa kalktı. Ağır hareketlerle bir adım öne çıktı ve sağ elini, havayı biçerek hızla aşağı indirdi. Onun elinin inmesiyle birlikte cellatlardan biri keskin bir palayla gergin ipi kesti. İpten boşalan mancınık İbrahim’i ateşin tam ortasına düşecek şekilde havalandırdı.

Allah her şeyden haberdardır. İbrahim’e bu zor anda yetişti. Homurtularla yanmakta olan ateşe:

“–Serin ol, zararsız ol!” diye vahyetti. O anda bir mucize gerçekleşti; gürültülerle yanan ateşin ortası açıldı. Tam ortaya düşen İbrahim, ateşten hiçbir zarar görmedi; güller arasında öylece duruyordu.

Nemrut dahil herkes şaşkına dönmüştü. Kendisini derhal saraya götürmelerini emretti.

Ateşten kurtulan İbrahim, Allah’ın emriyle şehirden çıkma kararı aldı. Eşi Sare ve kardeşinin oğlu Lût ile birlikte Mısır’a doğru hareket ettiler.

Şehirden çıkmışlardı ki, bir sivrisinek sürüsünün kara bulutlar gibi şehre yöneldiğini gördüler. Sivrisinekler çok geçmeden bütün şehri kapladı. İnsanları telef etti. Sivrisineklerden biri de Nemrut’un burnundan içeri girdi, beynine doğru ilerledi ve içeride kemirmeye, sokmaya başladı. Nemrut’un acısı dayanılmazdı. Develer gibi böğürüyor, sürekli kafasına tokmakla vurulmasını istiyordu. Köleler vurdukça, yavaş davrandıkları için onlara kızıyor, daha hızlı vurmalarını emrediyordu. Nemrut sonunda acıya ve tokmakların darbelerine dayanamayıp öldü
---------------------------------------------------------
KAMYON YAZILARI 

virajların ustasıyım, gözlerinin hastasıyım.

*gönlünde yer yoksa bana güzelim, farketmez ben ayakta da giderim 

*bir sana bir de sabah uykusuna hastayım 

*karayollarında değil, senin kollarında öleyim

KUŞATMA VE SAVAŞ

Fatih Sultan Mehmed, hazırlıklar tamamlandıktan sonra, Bizans İmparatoru Konstantin'e bir elçi göndererek, kan dökülmeden şehrin teslim edilmesini istedi. Fakat İmparatordan gelen savaşa hazırız mesajı üzerine, İstanbul'un kara surları önüne gelen Osmanlı ordusu, 6 Nisan 1453'de kuşatmayı başlattı. Osmanlı donanması ise Haliç'in girişinde ve Sarayburnu önünde demirlemişti. Ordu; merkez, sağ ve sol olarak üç kısma ayrıldı. 19 Nisan'da yapılan ilk saldırıda, tekerlekli kuleler kullanıldı ve bu saldırı ile Topkapı surlarından burçlara kadar yanaşıldı.

Osmanlı Ordusundaki er sayısı 150.000 ile 200.000 arasındaydı. Bu kuvvetlere Rumeli ve Anadolu beylerine bağlı çeşitli kuvvetler de katılmıştı.

Çok şiddetli çarpışmalar oluyor, Bizanslılar şehri koruyan surların zarar gören bölümlerini hemen tamir ediyorlardı.


Venedik ve Cenevizliler de donanmalarıyla Bizans'a yardım ediyorlardı. Fatih Sultan Mehmed Osmanlı donanmasının kuşatma sırasında yeterince kullanılamadığını ve bu yüzden kuşatmanın uzadığını düşünüyordu. İstanbul'un Haliç tarafındaki surlarının zayıf olduğu biliniyordu. Bizans bu bölgeye zinciri bu nedenle germişti. Yüksekten atılan taş gülleler Bizans donanmasından bazı gemileri batırmıştı fakat bir kısım donanmanın Haliç'e indirilmesi kesin olarak gerekliydi.

Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'un fethedilmesini kolaylaştıracak önemli kararını verdi. Osmanlı donanmasına ait bazı gemiler karadan çekilerek Haliç'e indirilecekti.

Tophane önündeki kıyıdan başlayıp Kasımpaşa'ya kadar ulaşan bir güzergah üzerine kızaklar yerleştirildi. Gemilerin, kızakların üzerinden kaydırılabilmesi için, Galata Cenevizlilerinden zeytinyağı, sade yağ ve domuz yağı alınarak kızaklar yağlandı. 21-22 Nisan gecesi 67(yada 72) parça gemi düzeltilmiş yoldan Haliç'e indirildi.

Haliç'teki Türk donanmasına ait toplar, surları dövmeye başladı. Ciddi çarpışmalar cereyan etti. Bundan sonraki günlerde top savaşı, ok, tüfek atışları, lağım kazmalar, büyük ve hareketli savaş kulelerinin surlara saldırıları devam etti.

Kuşatmanın uzun sürmesi ve kesin başarıya ulaşılamaması askerler arasında endişe yarattı. Ancak, İstanbul'u her ne şartta olursa olsun almaya kararlı olan Fatih Sultan Mehmed kumandanların ve alimlerin de bulunduğu bir toplantı düzenledi. Cesaretlendirici bir konuşma yaptıktan sonra, 29 Mayıs'ta genel saldırının yapılacağına dair kararını açıkladı.

Çarpışmalar sırasında Bizans'ı koruyan surlar üzerinde kapatılması mümkün olmayan gedikler açılmaya başlamıştı. Surlar içerisine küçük sızmalar oluyor, ancak geri püskürtülüyordu. İlk defa Ulubatlı Hasan ve arkadaşlarının şehit olmak pahasına tutunmayı başardıkları İstanbul surları, artık direnemiyordu. 53 gün süren ve 19 Nisan, 6 Mayıs, 12 Mayıs ve 29 Mayıs'ta yapılan dört büyük saldırıdan sonra Doğu Roma İmparatorluğu'nun 1125 yıllık başkenti olan İstanbul, 29 Mayıs 1453 salı günü fethedildi.

FETHİN SONUÇLARI

İstanbul’un  Fethinin Genel Sonuçları

 

İstanbul’un fethi çok çok önemli sonuçları da beraberinde getirdi. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden sonra batıdaki hakimiyeti pekiştirmek, sınırları genişletmek, İslam’ı en uzak yerlere kadar yaymak ve Hristiyan birliğini bozmak amacıyla Avrupa üzerine birçok seferler düzenledi.

           

Sırbistan (1454,1459), Mora, Eflak (1462), Boğdan (1476), Bosna-Hersek, Arnavutluk, Venedik (1463-1479), İtalya (1480) ve Macaristan seferiyle Osmanlı İ mparatorluğu Avrupa’daki hakimiyetini pekiştirdi.

           

Sırbistan Krallığı tamamen ortadan kaldırılıp Osmanlı sancağı haline getirildi. Mora tamamen fethedildi, Eflak Osmanlı eyaleti yapıldı, Bosna tekrar Osmanlı hakimiyetine alındı, Arnavutluk ele geçirildi. 16 yıl süren Osmanlı-Venedik Deniz Savaşları sonunda Venedik barış imzalamayı kabul etti. İtalya’ya yapılan sefer sırasında Roma’nın fethi açısından çok önemli bir merkez olan Otranto fethedildi ancak Fatih Sultan Mehmet’ in ölümü üzerine kaybedildi

 

İstanbul’un  Fethinin Dünya Tarihi Bakımından Önemi

 

 

- Venedik ve Ceneviz ticareti olumsuz yönde etkilenmiştir.

 

-Bin yıllık Bizans imparatorluğu tarihe karışmıştır.

 

- Ortaçağ kapanmış,  yeniçağ başlamıştır.

 

- İstanbul’dan kaçan Bizans’lı bilim adamları Avrupa’da Rönesans ve  Reform  hareketlerinin başlamasında etkili olmuşlardır.

 

- Feodalite (derebeylik) sistemi çözülmeye başlamıştır.

 

 

İstanbulun’un  Fethinin Türk Tarihi Bakımından Önemi

 

 

- Osmanlı Devleti yükselme dönemine girmiştir.

 

- Osmanlı Devleti’nin başkenti Edirne’den İstanbul’a taşınmıştır.

 

- Osmanlı toprak bütünlüğü sağlanmıştır. Osmanlı’nın Anadolu-Rumeli geçişi kolaylaştı.

 

- Osmanlı toprakları arasında sürekli sorun çıkaran bir fitne yuvası ortadan kalktı.

 

- Karadeniz-Akdeniz deniz ticaret yolunun denetimi Osmanlılar’a geçmiştir.

 

- Osmanlı Devleti İslam dünyasında haklı bir şöhret ve itibara kavuşmuştur.

 

Fetihten Sonraki İlk Gelişmeler

 

İstanbul’un düştüğünü gören yabancı gemiler de kaçmak zorunda kaldılar. Denetimin sağlanmasından sonra İstanbul’a giren padişah, Ayasofya  Meydanı’nda toplanan Hıristiyan halka can ve mal güvenliklerinin sağlanacağını söyledi. Fethin üçüncü günü kentteki karışıklıkların son bulmasından sonra , üç gün süren şenlikler düzenledi. 1 Haziranda camiye dönüştürülen Ayasofya’da ilk Cuma namazı kılındı. Kentte kapsamlı bir onarıma girişildi,bazı manastır ve kiliseler, cami veye mescide çevrildi. Fatih’ten sonra zengin paşa ve beyler kentin kalkınmasına yardım ederek çeşitli semtlerde cami, medrese, imaret,han,hamam,bedesten gibi binalar yaptırdı. Kentte Türk nüfusunun artması için çaba harcayan Fatih, Anadolu’dan İstanbul’a gelecek olanların oturacakları evlerin kendilerine bağışlanacağını vaat etti. Fatih Sultan Mehmet, fetihte yararlık gösteren komutanlara ve bazı tarikat ileri gelenlerine evler verdi. Bunların kurdukları mescitlerin, çevresinde ilk Müslüman mahalleler oluştu.

 
İstanbul’u Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti ilan eden Fatih, Kentte 1454’te Rumlar için bir patrik, 1461’de Ermeniler için bir patrik ve Yahudiler için bir hahambaşı atadı. Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi (1517) dönüşünde Müslümanların kutsal emanetlerini kente getirmesi ve “halife” unvanını almasından sonra kent, İslam dünyasının merkezi olmuştur.

------------------------------------

FAKİH diyor ki:
-Babam bana bir hikaye anlattı; dedi ki:
Gönderilen peygamberlerden biri bir rüya görür; rüyasında kendisine şöyle denir:
-"Sabah olunca , karşına ilk çıkanı ye. ikinci çıkanı sakla üçüncü çıkanın dileğini kabul et dördüncü geleni üzme. Beşinciden de kaç."
Sabah oldu; dışarı çıktı. Yola koyulup gitti. Karşısına bir dağ çıktı. Bu koca dağı görünce şaşırdı. Kendi kendine şöyle dedi:
-Rabbim bana bunu yememi emretti.
Sonra , şöyle dedi:
-Rabbim bana gücümün yetmeyeceği bir şeyi emretmez. Onu yemeğe karar verdi. Dağa doğru yürüdü. Yaklaştıkça dağ küçüldü. Tam yaklaştığı zaman koca dağ bir lokmaya dönüşmüştü. Onu tutup yedi, Baldan tatlı buldu. Allah'a hamdetti, yürüyüp gitti. Karşısına altından bir leğen çıktı.
Şöyle dedi:
-Rabbim , bunu da saklamamı emretti.
Bir çukur kazdı. onu gömdü. Yürüdü, az gittikten sonra dönüp baktı. Leğen toprak yüzüne çıkmıştı. Geri döndü, tekrar gömdü Biraz gitti; baktı ki, yine çıkmış bir daha gömdü, yüne toprak üstüne çıktı. Kendi kendine:
-Ben emredileni yaptım, diyerek bırakıp gitti.
Karşısına bir kuş çıktı. Peşinden bir şahin onu kovalıyordu.
Kuş ona şöyle dedi:
-Ey Allah'ın peygamberi, beni sakla. Bana yardım et. Onu aldı. Koynuna sakladı.
Peşinden şahin geldi; şöyle dedi:
-Ey Allah'ın peygamberi, ben açım. Sabahtan beri de bu kuşun peşindeyim. Onu yakalamak istiyorum. Kısmetime engel olma.
Kendi kendine şöyle dedi:
-Üçüncünün dileğini yapmam emri verildi. yaptım. Dördüncüyü üzmemem emredildi. Şimdi ne yapacağım.
Bu işe şaştı. Sonra bıçak aldı;kendi uyluğundan bir parça et kesti.
Şahine attı; o da kapıp kaçtı.
Daha sonra kuşu saldı. Bundan sonra, yürüyüp gitti. Kokmuş bir leş gördü. Onu da bırakıp kaçtı.
Akşam olunca şu duayı yaptı:
-Ya Rabbi, emrini yerine getirdim. Bu işlerin manası ne se bana bildir.
Daha sonra, rüyasında şöyle anlatıldı.
-Birinci görüp yediğin öfkedir. Önce koca bir dağ gibi görülür; sabırla öfke yutulursa, baldan tatlı olur.
İkincisi iyi amelindir. Ne kadar saklarsan sakla; yine meydana çıkar.
Üçüncüsü, sana bırakılan bir emanettir, ona hıyanet etme.
Dördüncüsü şudur: Bir insanin sana bir dileği ulaşırsa, onu yerine getir; isterse sana lâzım olan bir şey olsun.
Beşincisi gıybettir. İnsanların gıybetini edenlerden kaç.
Şüphesiz herşeyi bilen Allah'tır.

 

YAPILAN HAZIRLIKLAR

İstanbul'un Osmanlı Devleti'nin hakimiyeti altında girmesi, ticari ve kültürel yönden önemli bir avantajın daha ele geçirilmesi demekti. Boğazlar tam anlamıyla kontrol altına alınacak ve bu sayede Karadeniz ticaret yolları ele geçirilmiş olacaktı. Karamanoğulları meselesini çözen Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'un fethi için gerekli hazırlıklara başladı.

Devrin mühendislerinden Musluhiddin, Saruca Sekban ile Osmanlılara sığınan Macar Urban Edirne'de top dökümü işiyle görevlendirildi. "Şahi" adı verilen bu topların yanında, tekerlekli kuleler ve aşırtma güllelerin üretilmesi (havan topu) yapılan hazırlıklar arasındaydı. Yaptırılan bu büyük toplar İstanbul'un fethedilmesinde önemli rol oynadı.

 

 

Yıldırım Bayezid'in İstanbul kuşatması sırasında yaptırdığı Anadolu Hisarının karşısına, Rumeli Hisarı (Boğazkesen) inşa edildi. Bu sayede Boğazlar'ın kontrolü sağlanacak, deniz yoluyla gelebilecek yardımlara karşı tedbir alınmış olacaktı. 400 parçadan oluşan bir donanma inşa edildi. Turhan Bey komutasındaki bir Osmanlı donanması Mora'ya gönderildi ve İstanbul'a yardım gelmesi engellendi.

Eflak ve Sırbistan ile var olan barış antlaşmaları yenilendi. Macarlarla da üç yıllık bir antlaşma yapıldı. Osmanlıların bu hazırlıkları karşısında, Bizanslılar da boş durmuyordu. Surlar sağlamlaştırılıyor ve şehre yiyecek depolanıyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru Konstantin, Haliç'e bir zincir gerdirerek, buradan gelecek tehlikeyi önlemeye çalıştı.

Aynı zamanda Haçlı dünyasından yardım isteniyor, Papa ise yapacağı yardım karşısında Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleştirilmesini istiyordu. Ancak Katoliklerden nefret eden Ortodoks Rumlar, Roma kilisesine bağlanmak istemiyor, "İstanbul'da Kardinal Külahı görmektense, Türk Sarığı görmeye razıyız" diyorlardı.


*vur kalbime hançeri, yüreğim parçalansın; fazla derine inme, çünkü orada sen varsın. 

"algıda seçiciysem günahım ne" 

-yollar gidişime kızlar duruşuma hasta 

-kız dediğin taktın mı kola yakışmalı, çaktınmı duvara yapışmalı!

-gidişime yollar, duruşuma kızlar hasta!

-miras değil, alınteri...

-mazda namazda

-bir kavanoz reçel bunlarda geçer

-kızın gülüşüne, kışın güneşine aldanma

- sen gökyüzünde doğan güneş, ben yollarda çilekeş

- alırsın ford,olursun lord.

- eğer bu yazıyı okuyabiliyorsan, çok yaklaşmışsın demektir.

" aşkın bir sabun ise, köpürt beni pakize"

--doğma bebek şöför olursun 

- aşıksan vur saza, şöförsen bas gaza.

-hatalıysam cep telefonuna hata yazıp bir boşluk bırak 9999'a gönder hatasız kul olmaz melodisi cebinize gelsin...

- azrail blöf yapmaz

-hatalıysam Allah aşkına aramızda kalsın(05............)

-neyin peşindesin gülüm?

-bu araçta 450 beygir bir de eşşek çalışıyor.

- "erken çöktü gönlüme, bu zamansız akşamlar" 

- aslanlara söz verdim çakallara yem olmam.

-ne sağcıyım ne solcu kamyoncuyum kamyoncu.

"kamyon çeker 10-20 ton,gönlüm çeker paris hilton" 

- hayatımı yazsam, duble yol olur..." 

- araman için illa hata mı yapmam gerekir?" 

- "küresel ısınmaya karşı su tankerlerine geçiş üstünlüğü verilsin." 

- iyi mazot selülit yapmaz." 

- "bas gaza, frene, debriyaja... götür ver parayı vergiye, stopaja." 

- "ne müslüm’den ne de orhan’dan, sevdiğim tek parça ’yedek parça’." 

- arabada yalnız var!" 

- bugünü düşünüyorum,yarın var mı?
gençliğe güvenemem,ölen hep ihtiyar mı?

- "sen he de tüm dünya üzerime gelse pek bi ehemmiyeti yok"

- - ti amo gülüm 

- "çocuklar yolu bilmez, babalar önden gider."

- gençliğimi dilenci yollara sadaka olsun diye verdim.

- esaret bağında gül olmaktansa özgürlük dağında diken olmayı tercih ederim !!!

- benimle oynama, ayarım bozuluyor

- kadir bilmezlere kul ettin beni zalim dünya 

- heveslenme be gülüm, tadı kalmadı ömrümün 

- bana kimse şans veremez
ben istediğime şans,istemediğime yol veririm... 

- -uzun yol gibisin gözümde büyütmüşüm 

- -insanları tanıdıkca hayvansever oldum 

- -arabamız yokki manitamız olsun kamyoncuyuz canımız sağ olsun 

- yıldızlara rütbe sorulmaz!

- feysbuk'ta pırofilin yok dediler seni bana vermediler.

- akıllı ol evlat! 

- ela gözlümün nazına, hastayım fordun aragazına. 

- kolla beni şerit değiştiriyorum. 

* radar mahkumu rahmetli de sollardı rampada yavaş, düzlükte savaş. 

- vatan için gidiyorum senin için döneceğim. 

- "hatalıysam bu seferlik affet, söz bir daha olmayacak"

- -yolda hızlıyım aşkta yavaş,çorumluyum arkadaş 

-yetişemezsen el salla

- ben yaşadıkça sen çatla

-dünyada man ahirette iman

- sağlam şoför kalmaz rampada;müslüm baba sığmaz i-pod'a...

- ya olduğun gibi görün
ya da gözüme görünme

- aşkımız sıcak çayımız gibi, çayımız kaçak aşkımız gibi

- yarınsız sevdalar da,zamansız dertler de biter be gülüm. 

bAYAN kaMyonCULArdan
-torpidonda aseton yoksa güzelim, mühim değil ben mazotla da silerim.
-yolların ustasıyım,röflenin hastasıyım
-gaz fren şanzuman, manikürsüz halim duman
-bir sana hastayım, diyete girdim yastayım
-kulağıma takarım küpe, geçemez beni hiç bir züppe
-nazar etme ne olur evlen senin de olur
-rujum biter yollar bitmez...
-makyaj çantam yanımda, içindekileri dizerim.. sakın beni geçmeyin hepinizi çizerim ...
-saçlarımı savururum, güneş gibi kavururum... beni sollarsan eğer, arabanı uçururum...
-tek rakibim sabiha gökçen. 

- bu yabancı kim deyip geçme, 
dörtdivanlı  samancı

- ulaşamıyorsan el salla

-  nescafe bile üçü bir arada ben hala yanlızım. 

- benim yarım gelişinden bellidir

- can dostum pirelli

- sendeki hava lastikte yok 

- sen vodafone gibi anı yaşarken ben turkcell gibi seni herzaman çekemem!!!!




------------------------------------------------------------------- 
     

FATİH SULTAN MEHMET VE İSTANBUL'UN FETHİ

HAYATI :
Fatih Sultan Mehmed 29 Mart 1432'de Edirne'de doğdu. Babası Sultan İkinci Murad, annesi Huma Hatun'dur. Fatih Sultan Mehmed, uzun boylu, dolgun yanaklı, kıvrık burunlu, adaleli ve kuvvetli bir padişahtı. Devrinin en büyük ulemalarından birisiydi ve yedi yabancı dil bilirdi. Alim, şair ve sanatkarları sık sık toplar ve onlarla sohbet etmekten çok hoşlanırdı. İlginç ve bilinmedik konular hakkında makaleler yazdırır ve bunları incelerdi.


Hocalığını da yapmış olan Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmed'in en çok değer verdiği alimlerden biridir. Fatih Sultan Mehmed, gayet soğukkanlı ve cesurdu. Eşsiz bir komutan ve idareciydi. Yapacağı işlerle ilgili olarak en yakınlarına bile hiçbir şey söylemezdi.

Fatih Sultan Mehmed okumayı çok severdi. Farsça ve Arapça'ya çevrilmiş olan felsefi eserler okurdu. 1466 yılında Batlamyos Haritasını yeniden tercüme ettirip, haritadaki adları Arap harfleriyle yazdırdı. Bilimsel sorunlarda, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bilginleri korur onlara eserler yazdırırdı.


Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed yabancı ülkelerdeki büyük bilginleri İstanbul'a getirtirdi. Nitekim astronomi bilgini Ali Kuşçu kendi döneminde İstanbul'a geldi. Ünlü Ressam Bellini'yi de İstanbul'a davet ederek kendi resmini yaptırdı. Şair ve açık görüşlüydü.

Fatih Sultan Mehmed 1481 yılına kadar hükümdarlık yaptı ve bizzat 25 sefere katıldı. Azim ve irade sahibiydi. Temkinli ve verdiği kararları kesinlikle uygulayan bir kişiliği vardı. Devlet yönetiminde oldukça sertti. Savaşlarda çok cesur olur, bozgunu önlemek için ileri atılarak askerleri savaşa teşvik ederdi.

20 yaşında Osmanlı padişahı olan Sultan İkinci Mehmed, İstanbul'u fethedip 1100 yıllık Doğu Roma İmparatorluğunu ortadan kaldırarak Fatih ünvanını aldı.


Hz.Muhammed'in (S.A.V) hadisi şerifinde müjdelediği İstanbul'un fethini gerçekleştiren büyük komutan olmayı da başaran Fatih Sultan Mehmed, yüksek yeteneği ve dehasıyla dost ve düşmanlarına gücünü kabul ettirmiş bir Türk hükümdarıydı.

Orta Çağ'ı kapatıp, Yeniçağ'ı açan Cihan İmparatoru Fatih Sultan Mehmed, Nikris hastalığından dolayı 3 Mayıs 1481 günü Maltepe'de vefat etti ve Fatih Camii'nin yanındaki Fatih Türbesi'ne defnedildi.

İSTANBUL'UN FETHİ

YAPILAN HAZIRLIKLAR

Fatih Sultan Mehmed padişah olduktan sonra ilk iş olarak, devamlı ayaklanma çıkaran Karamanoğlu Beyliğine karşı sefere çıktı. Karamanoğlu İbrahim Bey af diledi. Fatih İstanbul'un fethini düşündüğü için onu bağışladı.


Fatih Sultan Mehmed, büyük gayesini gerçekleştirmek için, Macarlara, Sırplara ve Bizanslılara karşı yumuşak davranıyordu. Amacı Haçlıların birleşmesini önlemek, onları tahrik etmemek ve zaman kazanmaktı.

Bin yıllık tarihinin sonuna gelmiş olan Bizans küçüle küçüle sadece İstanbul şehrinin sınırları içinde hüküm süren bir devlet durumuna düşmüştü. Ancak buna rağmen Bizans'ın varlığı, Balkanlar'daki Türk hakimiyeti açısından tehlikeli oluyordu. 


Bizans İmparatorları, Anadolu'daki çeşitli siyasi güçleri de Osmanlı aleyhine kışkırtmaktan geri kalmıyorlardı. Hatta zaman zaman Osmanlı şehzadeleri arasındaki taht kavgalarına karışıp devletin iç düzenini bozuyorlardı.

- Be ne hal Behlül, nereden geliyorsun?

- Cehennemden geliyorum ey hükümdar.

- Ne işin vardı cehennemde?

- Ateş lazım oldu da ateş almaya gittim.

- Peki, getirdin mi bari?

- Hayır efendim getiremedim. Cehennemin bekçileriyle görüştüm, onlar "Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir" dediler.


----------------------------------------------------------
Dünya imtihan yeridir. Imtihan deyince hastalik, fakirlik, ölüm gibi aci
seyler akla gelir.
Fakat imtihan sadece bunlar degildir. Insan, sihhat, zenginlik ve rahatlik
ile de imtihan edilir.
Hayir ya da ser, her seyin içinde imtihan vardir.
Insanin dünya hayatinda yasadigi büyük imtihan Yüce Allah?a kulluk ve
dostluk imtihanidir.
Bunun için melekler ve cinler yaratilmistir, peygamberler gönderilmistir.
Içimize nefs, karsimiza seytan, önümüze helal ve haramlar konulmustur
Sonra bütün bunlarin arasinda bir tercih yapmamiz istenmistir.
Önüne gelen her iste Allah rizasini seçenler, Hak katinda en akilli, en
kazançli ve en sevgili kullardir
Islerinde harami ve seytanin tarafini seçenler, gerçekte en akilsiz, en
zararli ve en sevimsiz kullardir.
Bazen hayri, bazen harami seçenlerin isi ise Allah?a kalmistir. Onlarin
kalbi hastadir, gönül huzuru yoktur.
Ta ki tevbe edip haramlardan kurtulana kadar.
Ilk insandan, en son insana
Ilk insanla imtihan baslamistir, son insana kadar devam edecektir.
Peygamberler dahil, bütün mükellef insanlar bu imtihan meydanina çikarilmis,
akilli olup büluga eren herkes için imtihan baslamistir.
Bundan kaçmanin ve kurtulmanin imkani yoktur. En iyisi gönül hoslugu ile
güzel olana katilmaktir.

Bu imtihanda her kulun kalbindeki iman kontrol edilir, niyetine bakilir,
neyi niçin sevdigi belirlenir, hayattan beklentileri bilinir,
yaptigi isler tespit edilir. Böylece lehine veya aleyhine deliller birikir
ve sonuçta Yüce Allah herkese hak ettigini verir.
Bu imtihanla, mümin münafik birbirinden seçilir, Yüce Allah?i sevenlerle
dünyaya gönül verenler,
hayirlara kosanlarla güzel islerden kaçanlar birbirinden ayrilir, görevli
melekler tarafindan herkesin yaptigi yazilir.
Ahirette kazanan da kaybeden de bir delil, sebep ve sahide göre sonuç alir.
Hiç kimseye haksizlik edilmez.
Peygamberler de sinandilar
Peygamberlerin niçin aci ve hastalik çektikleri,
insanlar tarafindan hakaret gördükleri, yalnizliga itildikleri, yurtlarindan
çikarildiklari, taslandiklari,
aç kaldiklari dogru anlasilmazsa, insan vesvese ve fitneye düser. Çünkü
peygamber Allah?in dostu ve elçisidir.
Seytan insana gelir ve: ?Yüce Allah, peygamberlerini niçin bu hallere
düsürdü?
Yerin gögün hazineleri O?nun ise, neden sevdiklerini aç birakti? Herseye
gücü yeten Allah,
neden düsmanlarina firsat verip peygamberlerini taslatti?? seklinde vesvese
verip kulu dininde fitneye düsürür.
Halbuki bütün bunlarda pek çok hikmetler ve büyük ibretler vardir.
Imtihanin manasi, bilinmeyen seyi tesbit etmektir. Burada bilinmesi gereken
sey, insanin içindekilerdir.
Insanin içini bilecek ve görecek olan Yüce Allah degil, insanlardir.
Yüce Allah zaten herkesin gizli açik her seyini bilmekte ve görmektedir.
Bunun için ayet-i kerimede: ?Allah yolunda cihat edenlerinizi belirlemek,
sabredenlerinizi tespit etmek ve haberlerinizi ortaya koymak için sizi
imtihan edecegiz.? (Muhammed, 31) buyrulmaktadir.
Insanliga örnek olsun diye
Bütün peygamberler, iman ve ahlâkta örnektirler. Yaradilislari tertemiz,
kalpleri ilâhi ask ve edeple doludur.
Onlar, her halleri ile ilâhi ahlâki temsil eder. Iste onlardaki bu güzel
hallerin ve yüksek ahlâkin gözükmesi için bir sebep gerekir.
Aydinligin taninmasi için karanligin lazim oldugu gibi. Insandaki sabir
seviyesi de aci hallerde belli olur.
Edep, edepsiz insanlarla anlasilir. Mertlik ve adalet, düsmanlarla ortaya
çikar.
Takdire riza hali, afet, dert ve hastaliklarda kendini gösterir. Allah?a
teslimiyet zor ve dar anlarda anlasilir.
Kisaca, ateste yanmadan, altin cevheri ortaya çikmaz.
Bunun için Allahu Tealâ, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz?in serefli
kalbindeki iman ve ilâhi aski ortaya çikarmak için O?nu en agir
ve aci imtihanlara tabi tutmustur.
Sikinti atesleri içine salarak gönlündeki sakli sevgiyi, merhameti, sabri,
azmi, edebi ve diger güzel halleri ortaya çikarmistir.
Böylece Efendimiz s.a.v. Allah?a dostluk yolunda insanlara örnek olmustur.
Bu yolun ne kadar kiymetli ve tatli oldugunu çektigi çilelerle göstermistir.
Ilâhi askin insana neler yaptiracagini, en siddetli sikinti ve zorluklara
gönül hoslugu ile sabrederek ispat etmistir.
O?nun günlerce açlik çekmesi, kavmi tarafindan terk edilip yalniz
birakilmasi,
hiç hak etmedigi hakaretleri görmesi, taslanmasi, hasta olmasi, yakinlarinin
ölüm acisini tatmasi, savaslarda yaralanmasi,
sevdiklerini sehit vermesi; evet bütün bunlar az önce belirttigimiz
hikmetler içindir.
Allah Rasülü s.a.v. Efendimiz, bunca sikintilar yaninda, yerlerde ve
göklerde hiç kimseye nasip olmayan bir
heybet, izzet, seref, itibar, sevgi, hürmet, iltifat, zafer ve devlete de
ulastirilmistir.
O, bunca nimetler içindeki imtihani da en mükemmel sekilde vermistir.
Acilara sabrederek, güzelliklere sükrederek,
her iki halde de büyük bir tavazu ve edebe bürünerek Yüce Allah?a dostlugunu
ve kullugunu en üst seviyede yerine getirmistir.
Bütün peygamberlerin çektigi çileler bu manadadir.
Onlar, Allah yolunda en aci ve agir sikintilari bizzat yasayarak, insanlara
yol açmislar,
korkak ve tembel nefislerin kulluk yolunda engel gördügü bos bahaneleri
ortadan kaldirmislardir.
Her halimiz bir imtihan
Iman, Yüce Allah?i tercih etmektir. Mümin, Yüce Allah?a dost olmak isteyen
kimsedir.
Yüce Allah her müminden bu dostlugun geregini istemektedir. Ayette, ben
inandim diyen bütün insanlara:
?Sözde kalmayin, imanin geregini yapin, sadik ve samimi oldugunuzu
kullugunuzla gösterin,
Allah?a kavusmak isteyenler ölüme hazir olsunlar.?
(Ankebut, 2-5) uyarisi yapilmistir.
Müminin imtihani su üç alanda gerçeklesir: Ibadetleri yerine getirmede,
haramlari terk etmede, bela ve musibetlere sabretmede.
Bunlarin özü ilâhi muhabbet ve samimiyettir.
Allah dostu deyince bunlar akla gelir. Dinde bos davalara ve iddialara yer
yoktur.
?Ben Allah?in dostuyum? diyenlerden dostluk istenir.
Arifler demistir ki: Bir kul, bütün ibadetleri yapsa, fakat bütün
haramlardan sakinmasa, Allah?in dostu olamaz.
Isin asli, kalbin Yüce Allah?i sevmesi ve O?nun rizasini her seye tercih
etmesidir.
Mümin, kalbinin halini aci-tatli her iste ve ibadette kontrol etmelidir.
Namazda ihlâsli oldugu gibi, bir sikintiya sabrederken de ihlâsli olmalidir.
Bir günahtan kaçarken de Allah rizasini aramalidir.
Kuldan hastalik halinde edep, tavazu, riza ve teslimiyet beklendigi gibi,
sihhat, afiyet, genislik ve zenginlik
halinde de ayni seyler beklenmektedir.
Kisaca imtihanin merkezi kalptir; kalpte aranan samimiyettir.
Hedef, iç ve disla Allah?a yönelmektir.
Bunun için ayette: ?Kötülükleri terkedip hakka dönmeleri için biz onlari
iyilik ve kötülüklerle imtihan ettik.
? (A?raf, 16 8) buyrulmustur.
Allah dostlarindan Süfyan es-Sevrî k.s. kadin velilerden Rabia Adeviyye
k.s.?nin yanina geldi. Sordu:
- ?Her kullugun bir sarti ve her imanin bir hakikati vardir.
Senin kulluk sartin ve imaninin hakikati nedir?? Su cevabi aldi:
-?Ben Allah?in atesinden korkarak O?na ibadet etmem. Yoksa, efendisinin
korkusundan ona itaat eden hizmetçi gibi olurum.
Ben cennet muhabbeti ile de kulluk etmem. Böyle yaparsam, kendisine bir
seyler verildiginde efendisine hizmet eden hizmetçi gibi olurum.
Ben ancak Yüce Rabbim?i sevdigim ve Ona kavusmak istedigim için ibadet
ederim.? (el- Mekkî, Kûtu?l-Kulûb)
Urve b. Zübeyr rh.a.?in bir hastalik sebebiyle bir dizinden asagisi kesildi.
Buna karsilik o: ?Benden ayagimin birisini alan Allah?a hamd olsun. Ya
Rabbi, sen birisini aldiysan, digerini biraktin.
Bir bela verdi isen, afiyet de verdin.? dedi ve o geceki virdini, gece
ibadetini ve zikrini terketmedi.? (Gazalî, Ihya)
Yine Ihya?da su olay nakledilir: Hz. Isa a.s. bir adama ugradi. Adam,
gözleri kör, iki tarafi felçli, kötürüm bir halde yatiyordu.
Bütün bu dertler içinde adam söyle diyordu:
- ?Insanlarin çogunu düsürdügü hastaliktan beni kurtaran Allah?a hamd
olsun.? Hz. Isa a.s. sordu:
- ?Allah seni hangi hastaliktan kurtardi ki, sükrediyorsun?? Adam su cevabi
verdi:
- ?Ben, Allah?in kalbime koydugu marifet (O?nu tanima) nuru sebebiyle,
kalbine koymadigi kimselerden daha iyi haldeyim.?
Hz. Isa a.s. dogru söyledigini belirtti, adamin elini tuttu, dua etti, o da
sifa buldu.
Bundan sonra bu adam Hz. Isa a.s.?in yakin arkadasi oldu.
Cenneti hakedebilmek
Rasulullah s.a.v. Efendimiz, cennetin sikintilarla, cehennemin ise nefsin
hosuna gidecek seylerle sarildigini haber vermistir.
(Tirmizî, Hakim, Elbanî)
Allahu Tealâ, cenneti çok kiymetli ve serefli yaratmistir.
Sevdiklerine cemalini orada seyrettirecektir. Bu hedefe yönelen müminlerden
gayret ve hasret beklemektedir.
Bunun için cennet yolunun basi aci, sonu tatli yapilmistir.
Allah?in razi oldugu isleri nefs istemese de, müminin akli ve imani güzel
bulup pesine düsmelidir.
Nefse günahlarin çekici, hayirli islerin sikici gelmesi, imtihanin en zor
yanidir. Aslinda isin tadi ve sirri burada gizlidir.
Allahu Tealâ, ?benim yolumda sizden öncekiler gibi çile ve zahmet çekmeden
cenneti beklemeyin? diyor. (Bakara, 214)
Allah yolunda çekilecek çilelerden birisi de, Allah için sevilen müminlerin
sikintilarina sabredip, dostlugu bozmamaktir.
Bunda hem gönlü, hem de cenneti kazanmak vardir. Insanin en büyük imtihani
yakinlariyla olur. En büyük sikinti tanidiklardan gelir.
Çünkü onlarla paylasilan bir hayatla birlikte birçok haklar vardir.
Cennetlik müminlerin en belirgin vasfi, geçimi zor insanlara yumusak
davranmak,
onlari Allah için idare etmek, kalbinde hiçbir mümine kin, haset ve intikam
hirsi tasimamaktir.
Insanlarin yükünü çekmek ve onlarla güzel geçinmek, peygamberlerden kalan en
faziletli ve en gerekli sünnettir.


Dr. Dilaver Selvi


-------------------------------------------
ANNE HAKKI

Yüce Rabbimiz bize anne-babaya itaat etmeyi ve onlara iyilik yapmayı emretmiştir. Özellikle yaşlandıklarında daha hassas olmamızı tavsiye etmiştir. Kutsal kitabımız Kur?an-ı Kerim?de Allah (celle celaluhu) şöyle buyurmaktadır:

?Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ?öf!? bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.? (İsra Suresi 23. ayet)

Anne-babamız yaşlandığında onlara nasıl dua etmemiz gerektiğini de Rabbimiz bize öğretmektedir:

?Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: ?Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!? diyerek dua et.? (İsra Suresi, 24)

Sevgili Peygamberimiz de birçok hadisinde anne babaya iyiliği tavsiye etmiştir.

Medine?nin en güzel olduğu yıllardı. Saadet asrının en mutlu günlerinden biri daha yaşanıyordu. Medine?nin kuşları, böcekleri, çiçekleri, kelebekleri, genci, yaşlısı, canlısı, cansızı her varlığı ayrı bir mutluluk kaplıyordu. Çünkü âlemlerin övünç kaynağı Peygamberimiz aralarındaydı. Rahmet Peygamberi?yle aynı havayı soluyorlardı.

Sevgili Peygamberimiz de her zamanki gibi arkadaşlarını etrafına toplamış, onlara İslam?ı öğretiyordu. İsteyen soru soruyor, isteyen dinliyor, isteyen hayran hayran Sevgili Peygamberimiz?i izliyordu. Bu sırada mescide bir adam geldi ve Peygamberimiz?e şöyle sordu:

?Ey Allah?ın Resulü, benim çok yaşlı bir annem var. Kendi kendine yürüyemeyecek kadar yaşlı. Hayattaki en büyük dileği hacca gitmekti. Ben de onu sırtımda hacca götürüp getirdim. Acaba bu davranışımla onun annelik hakkını ödemiş oldum mu??

Bu sorunun cevabı herkesi ilgilendiriyordu. Çünkü herkesin yaşlı bir annesi ve babası vardı. Acaba anne-babalarının haklarını onları sırtlarında taşıyarak ödeyebilirler miydi? Kendilerini dokuz ay karnında, aylarca sırtında taşıyan, gece-gündüz kendilerine hizmet eden bir insanın hakkı bu kadar kolay ödenebilir miydi? Beklenen cevap çok geçmeden geldi. Sevgili Peygamberimiz?in verdiği cevap bütün insanlığa anne hakkının ne kadar büyük olduğunu öğretiyordu:

?Bir tek doğum sancısının hakkını bile ödemiş olmadın.? 

-------------

[ Varlığımızın Sebebi Anne ve Babamız ]

Değerli müminler!

İnsanın doğumundan ölümüne kadar görev ve sorumlulukları iki maddede özetlenir.

Birincisi, Allah'a karşı olan görev ve sorumluluklarıdır. Çünkü insanı yaratan, yaşatan ve üstün yeteneklerle donatan O'dur. İnsana sayılamayacak kadar nimetler vermiş ve onu yaratıkların en üstünü kılmıştır. Kâinatta var olan her şeyi onun emrine vermiş ve ona hizmet için var etmiştir. İnsanı öldürecek ve diriltecek olan da O'dur. Sonra da dünyada yaşadığı sürece erginlik çağından itibaren ölünceye kadar yaptıklarından onu sorgulayacak olan da O'dur.

Allah'a karşı olan görevlerinin başında O'nun varlığına ve birliğine inanmak ve yalnız O'na ibadet etmek gelir. Bütün Peygamberler önce bu esası tebliğ etmişler ve bu inanç etrafında insanların birleşmesini sağlamaya çalışmışlardır.

Özet olarak söylemek gerekirse, insana ilk borç olan Allah'ı tanımak ve verdiklerine şükretmiş olmak için O'na ibadet etmektir.

İkincisi, Allah'ın yaratıklarına karşı olan görev ve sorumluluklarımızdır. Yaratıklar içinde insana en çok yakın olan ve insan üzerinde en çok hakkı bulunan anne ve babadır. Çünkü Allah Teâlâ onları insanın var olması için sebep kılmıştır. Bunun içindir ki Allah Teâlâ kendisine ibadetten sonra ikinci derecede anne ve babaya iyilik yapılmasını emretmiş, şöyle buyurmuştur.

 

"Rabbin sadece kendisine ibadet etmenizi, anne-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi sizin yanınızda yaşlanırsa kendilerine "öf" bile deme; onları azarlama ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve. ''Rabbim, küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et" diyerek dua et"1

Âyet-i Kerime'de, anne ve babaya iyilik yapılması, onlara karşı kırıcı davranılmaması emredilmiş ve nasıl dua edileceği bildirilmiştir.

Allah Teâlâ anne ve babaya iyilik yapılmasını sadece bize emretmemiş, bizden öncekilere de aynı şekilde emretmiştir. Kur'an-ı Kerim'de İsrailoğullarına yüklenen ve uyacaklarına dair söz alınan sekiz konudaki görevler sıralanırken:

 

"Vaktiyle biz İsrailoğullarından: "Yalnız Allah'a kulluk edeceksiniz, anneye-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz." diye söz almış ve "İnsanlara güzel söz söyleyin,namazı kılın, zekâtı verin'' diye de emretmiştik''2 buyurulmuş, Allah'a kulluk görevinin hemen ardından annebabaya karşı saygılı olma ve iyi davranma yer almıştır.

Anne ve babaya iyilik etmek, hizmet etmek ve gönüllerini almak -Allah'a ibadetten sonra - başka hiçbir davranışla elde edilemeyecek bir sevaptır.

 

Abdullah b. Mesûd (r.a.) anlatıyor: Peygamberimize.

Allah'ın en sevdiği amel hangisidir? diye sordum. Peygamberimiz:

- Vaktinde kılınan namaz, buyurdu.

- Sonra hangisi? dedim. Peygamberimiz:

- Anneye-babaya iyilik etmek, buyurdu. Ben:

- Sonra hangisi? dedi. Peygamberimiz:

- Allah yolunda savaştır,3 buyurdu,

Abdullah b. Amr b. EI-Âs (r.a.) da şöyle demiştir: Peygamberimize bir adam geldi ve:

 

- Ey Allah'ın Resûlü, mükafatını Allah'tan dilemek üzere hicret ve savaş için emrinize girmek istiyorum, dedi. Peygamberimiz:

- Annen-babandan sağ olan var mı? diye sordu. Adam:

- Evet, hatta ikisi de sağdır, dedi. Peygamberimiz:

- Sen Allah'tan ecir mi istiyorsun? diye sordu. Adam:

- Evet, (hicret ve savaşla Allah'tan ecir istiyorum) dedi.

Peygamberimiz:

- Öyle ise annene ve babana dön de onların gönüllerini al (umduğun mükafat onlara hizmet etmektedir)4 buyurdu.

Değerli müminler, dinimiz anne ve baba hakkına o kadar önem vermiştir ki, kişinin anne ve babası müşrik dahi olsalar yine onlara iyi davranılmasını ve hizmette kusur edilmemesini tavsiye etmiştir.

Hz. Ebû Bekir'in kızı Esmâ (r.a.) anlatıyor: Annem müşrike olduğu halde (benden bir şey istemek için) geldi. Ben de Peygamberimize:

- Annem geldi, görüşmek istiyor, onunla görüşeyim mi? diye sordum. Peygamberimiz:

- Evet, annen ile görüş, buyurdu.5

Ancak anne ve babanın, Allah'ın emirlerine aykırı olan isteklerine uyulmaz. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulmuştur:

 

"Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme, onlarla dünyada iyi geçin."6

Sa'd İbn Ebî Vakkas (r.a.) "Bu ayet özellikle benim hakkımda nazil olmuştur.'' diyerek sebebini şöyle açıklamıştır: "Ben anneme iyilik ve itaat eden bir evlâttım. Ben müslüman olunca annem bana:

- Oğlum Sa'd, bu yaptığın nedir? Ya sen bu dinini bırakırsın, yahut ta ben açlık grevine başlar ölürüm. Sen de benim yüzümden: "Ey anasının katili" diye ayıplanırsın, dedi. Ben de.

- Anneciğim, böyle yapma, iyi bil ki, ben bu dini bırakmam, dedim ve iki gün iki gece bekledim. Annem bu süre içinde ne yedi ne içti. Bunun üzerine ben:

- Anne, vallahi iyi bil ki, senin yüz canın olsa da bunlar birer birer çıksa, ben bu dinimi yine bırakmam, artık sen ister grevden vaz geç, ister greve devam et, dedim. Annem benim bu kesin kararımı görünce grevden vazgeçti ve yedi. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.7

Evet, anne ve baba kafir de olsalar onlara iyilik ve ihsanda bulunmak dinî bir görevdir. Ancak, Allah'ın emirlerine aykırı olan isteklerinin yerine getirilmemesi, Kur'an ve Sünnetin emridir.

Ayet-i Kerîme ve hadis-i şeriflerde anne ve babaya iyilik yapılması emrediliyor, Bizim burada kısaca çocukların anne ve babalarına karşı görevlerine işaret etmemiz yerinde olur:

- Anne ve babaya karşı güler yüzlü ve tatlı dilli olmak. Çünkü asık surat ve sert sözler onları incitir. Onları incitici söz ve davranışlardan sakınmak.

- Çağırdıklarında bekletmeden hemen koşmak.

- Allah'a itaatsizlik olmadıkça isteklerini yerine getirmek.

- Yanlarında yüksek sesle konuşmamak.

- Yolda yürürken bir zarûret olmadıkça önlerine geçmemek.

- Geçim sıkıntısı içerisinde iseler yardım etmek ve ihtiyaçlarını gidermek.

- Hastalık veya yaşlılık sebebiyle hizmete ihtiyaç duyuyorlarsa seve seve hizmet etmek.

Öldükten sonra da onlar için yapılması gereken bazı hizmetlerimiz daha vardır.

- Onları rahmetle anmak, bağışlanmaları için dua etmek.

- Ruhları için hayır yapmak, yoksullara ve kimsesiz çocuklara yardım etmek.

- Vasiyet yapmışlarsa yerine getirmek.

- Dostlarına iyilik etmek ve onları kırıcı davranışlardan sakınmak.

Ebû Saîd Malik b. Rebi'a es-Saidî (r.a.) şöyle demiştir. Beni Seleme kabilesinden gelen bir adam Peygamberimize:

 

- Ey Allah'ın Resûlü, anne ve babamın ölümlerinden sonra onlara yapabileceğim bir iyilik var mı? diye sordu. Peygamberimiz.

- Evet, onlar için Allah'tan af dilemek, vasiyetlerini ve taahhütlerini yerine getirmek, onlar vasıtası ile olan yakın kimseleri (amca,hala, dayı, teyze gibi) ziyaret etmek ve onların dostlarına ikramda bulunmaktır"8 buyurdu.

Ebu't -Tufeyl (r.a.) anlatıyor: Peygamberimizi (Mekke ile Taif arasında bir yer olan) Ci'rane'de et taksim ederken gördüm. O zaman ben çocuktum, deve kemiklerini taşırdım. Bu sırada bir kadın çıka geldi. Peygamberimize doğru yaklaştı. Peygamberimiz de onu karşıladı ve onun oturması için abasını yere serdi, o da üzerine oturdu. Bunun üzerine ben. " Bu kimdir?'' diye sordum. Oradakiler: "Bu, Peygamberimizi emziren yani Peygamberimizin süt annesidir" 9 dediler.

Abdullah b. Ömer (r.a.) anlatıyor: İbn Ömer, Mekke yolunda Bedevilerden bir adamla karşılaştı da ona selâm verdi ve onu binmekte olduğu merkebe bindirdi, başındaki sarığı da ona verdi. Bunun üzerine İbn Dinar ona: "Allah hayrını versin, onlar bedevidirler, aza da razı olurlar'' dedi, Abdullah: "Bunun babası Ömer b. El-Hattab ( r.a.)'ın (yani babamın) arkadaşı idi" dedi ve ilave etti: Ben Peygamberimizden. "İyiliklerin en iyisi , evlâdın,baba dostlarının ailelerine ilgi göstermesidir"10 buyurduğunu işittim, dedi.

Değerli müminler, Annesini ve babasını memnun eden kimse Allah'ın da rızasını kazanmış olur. Nitekim Peygamberimiz:

 

"Allah'ın rızası, anne ve babanın rızasındadır. Allah'ın dargınlığı da anne ve babanın dargınlığındadır.''11 buyurmuştur.

 

Ebû Hureyre (r.a.) diyor ki: Peygamberimiz:

- Yazıklar olsun, yine yazıklar olsun, yine yazıklar olsun, buyurdu. Kendisine;

- Kime yazıklar olsun, ey Allah'ın Resûlü, diye soruldu. Peygamberimiz:

- Anne-babasından birinin veya her ikisinin ihtiyarlık zamanlarına yetişip de cennete giremeyene (onları razı ederek cennete girmeyi hak edemeyene)"12, buyurdu Anne ve babanın rızasını kazanmak çocukları için büyük bir bahtiyarlıktır, manevi bir kazançtır. Yaşadıkları sürece bunun yararlarını mutlaka göreceklerdir. Çünkü anne ve babanın çocukları için gönülden yapacakları duayı Cenâb-ı Hak kabul buyurur. Nitekim Peygamberimiz:

 

"Üç dua var bunların kabul olacağında şüphe yoktur: Mazlumun (haksızlığa uğramış olan kimsenin) duası, misafirin (ikramını gördüğü kimseler için) duası ve anne- babanın çocuklarına olan duasıdır,''13 buyurmuşlardır.

 

 

Abdullah b. Ebî Evfa (r.a.) anlatıyor: "Peygamberimizin huzurunda bulunduğumuz sırada birisi gelerek:

- Ey Allah'ın Resûlü, ölüm döşeğinde can çekişen bir genç var, kendisine "Lâ ilâhe illallah'' de denildiği halde bunu bir türlü söyleyemiyor, dedi (ve Peygamberimizden yardım istedi) Peygamberimiz sordu:

- Namaz kılar mı idi? Adam:

- Evet kılardı, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz kalktı, biz de onunla kalktık, Peygamberimiz gencin yanına girdi ve ona:

- "Lâ ilâhe illallah'' de buyurdu. Genç.

- Söyleyemiyorum, dedi.

- Peygamberimiz: Niçin söyleyemiyorsun? diye sorunca, Peygamberimize gelen adam.

- Annesine itaatsiz idi, dedi.

- Annesi sağ mı? diye sordu. Orada olanlar:

- Evet, sağdır dediler. Peygamberimiz:

- Çağırın, gelsin, buyurdu. Onlar da kadını çağırdılar, kadın geldi. Peygamberimiz kadına:

- Şurada büyük bir ateş hazırlansa da sana. "oğluna şefaat edersen, onu bu ateşte yakmayız, şefaat etmezsen bu ateşte yakarız'' deseler ne yaparsın? diye sordu. Kadın:

- Onun şefaatçisi ben olurum, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz:

- O halde bu oğlundan razı olduğuna ve hakkını helâl ettiğini Allah Teâlâ'yı ve beni şahit göster, buyurdu. Kadın:

- Allah'ım, yüce zatını ve Peygamberini şahit tutuyorum, oğlumdan razı oldum, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz gence dönerek:

- "Lâ ilâhe illallâhü vahdehu Iâ şerike Ieh ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resûlüh'' de, buyurdu hasta genç hemen şahadet getirince Peygamberimiz:

- Allah'a hamd olsun ki, benim vasıtam ile bu genci cehennem ateşinden kurtardı,14 buyurdu.

Anne ve babanın çocukları için yapacakları dualar makbul olduğu gibi, Allah rızası için anne ve babasına hizmet eden çocukların da duaları makbul olur. Yeter ki çocuklar bu hizmeti, anne ve babaya iyilik ve ikramı seve seve ve mükafatını Allah'tan umarak yapmış olsunlar. Cenâb-ı Hak kendi rızası için yapılan hiçbir şeyi karşılıksız bırakmaz.

Değerli kardeşlerim, Kur'an-ı Kerim ve Hadisi Şerifler, annenin evlât üzerindeki hakkının,babanın evlât üzerindeki hakkından daha fazla olduğunu bildirmiştir. Allah Teâlâ buyuruyor:

 

"Biz insana, anne-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü annesi onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana sonra da anne ve babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş, ancak banadır.''15

Ayet-i kerime, annenin çocuğu üzerindeki fedakârlığını çok veciz bir şekilde ifade etmiştir: "Vehnen alâ vehnin" vehin vehin üstüne yani anne günden güne ağırlaşmak süretiyle zayıflık zayıflık üstüne çocuğu karnında taşımıştır.

Ayet-i Kerime'de özellikle annenin bu fedakârlığının hatırlatılması, onun evlât üzerindeki hakkının, babadan daha çok olduğuna delâlet eder.

 

Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor. Bir adam Peygamberimize gelerek:

- Ey Allah'ın Resûlü, insanlar arasında iyi davranmama en çok Iâyık olan kimdir? dedi. Peygamberimiz:

- Annendir, buyurdu. Adam:

- Sonra kim? dedi. Peygamberimiz:

- Annendir, buyurdu. Adam;

- Sonra kim? dedi. Peygamberimiz:

- Annendir, buyurdu. Adam;

- Sonra kim? dedi. Peygamberimiz:

- Sonra babandır,16 buyurdu.

İslâm alimleri, hadis-i şerifte anneye iyilik ve ihsanda bulunmanın üç kere tekrar olunması,annenin evlât üzerinde babanın üç katı hakkı olduğunu ifade eder, demişlerdir.

Aile topluluğu içinde annenin hakkı ilk plânda bulunduğuna dair bir çok hadisi şerif vardır.17

Evet, annenin hakkı daha fazladır. Çünkü anne babadan daha çok zahmet çeker. Karnında taşıdığı çocuğu büyüdükçe zahmeti artar. Çocuk doğunca onu emzirir, sağlıklı olarak büyümesine özen gösterir. Bu konuda hiçbir fedakârlıktan kaçınmaz çoğu zaman gece uykusunu terkeder ve çocuğun hizmetini seve seve yapar. Hele özürlü çocukların annelerinin fedakârlığını kelimelerle ifade etmek mümkün değildir. Bunun için anne hakkı ödenemez.

Peygamberimiz buyuruyor:

 

"Bir çocuk anne babasının hakkını ödeyemez. Ancak onu köle olarak bulur da satın alarak azat ederse belki ödemiş olabilir.''18

Değerli kardeşlerim, anne-babaya saygılı davranmak, Allah'ın kesin emridir. Bu emre uymamak ise büyük günahtır. Nitekim Peygamberimiz:

 

"Büyük günahlar; Allah'a ortak koşmak, anne ve babaya karşı gelmek, adam öldürmek ve yalan yere yemin etmektir.''19

 

"Üç şey vardır ki, bunlar ile yapılan amelin faydası olmaz. Allah'a ortak koşmak, anne ve babaya asi olmak ve savaştan kaçmaktır."20

 

Ebu Bekr (r.a.) den rivayete göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

"Allah Teâlâ bütün günahlarda dilediklerinin cezasını ahiret gününe erteler. Yalnız anne ve babaya karşı gelmenin cezası hariç. Allah Teâlâ anne ve babasına isyan edenin cezasını ölmeden önce de dünyada verir."21

Abdullah b. Amr. b. El-Âs (r.a.), "Peygamberimiz şöyle buyurdu'' demiştir:

 

"Bir kimsenin anne ve babasına sövmesi,büyük günahlardandır,'' buyurdu. Ashab-ı Kiram:

- Ey Allah'ın Resûlü, bir adam anne ve babasına söver mi? dediler. Peygamberimiz:

- "Evet, bir kimse başkasının babasına söver, o da kalkar onun babasına söver. Başkasının annesine söverse, o da onun annesine söver'',22 buyurdu.

Bu hadisi şerif, anne ve babalarına başkalarının hakaret etmesine sebep olacak söz ve davranışlardan sakınılmasını öğütlüyor. Esasen mümin,söz ve davranışlarında ölçülü olur. Kimseye hakaret etmez. Başkalarının kendisine hakaret etmesine meydan vermez.

Değerli müminler, görülüyor ki, dinimiz, Allah'a ibadetten sonra anne ve babamıza iyilik etmemizi, hayır dualarını almaya vesile olacak davranışlarda bulunmamızı emrediyor. Onlara yapacağımız hizmet Allah'ın rızasını kazanmamıza vesile olacaktır.

Konumuzu bir hadisi şerif ile tamamlamak istiyorum. Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

 

"Anne ve babasına itaat eden, ikram ve ihsanda bulunana ne mutlu, Allah onun ömrünü artırsın."23 Amîn ve'l-hamdülillâhi Rabbi'I-Âlemin.


------------------------------------------------------
Horozla Köpeğin Konuşması



Kurtların, kuşların dilinden anlayan Hazret-i Süleyman aleyhisselama gelen bir adam yalvarır:

- Ne olur ey Allah'ın nebisi bana da hayvanların dilini öğret de ben de konuştuklarından anlayayım. Süleyman aleyhisselam izin vermez:

- Olmaz, der. Sen onların konuştuklarını dinlersen sabredemezsin. Arkasındaki hikmetleri düşünemezsin.

Ne var ki adam ısrar eder. Süleyman aleyhisselam da adama hayvanların dilini öğretir. Sevinçle evine gelen adam çöplükteki köpekle horozun konuşmalarını dinlemeye başlar. Bir ara köpekten şu sözleri duyar. Yanındaki horoza diyor ki:

- Horoz kardeş, sen arpayla da buğdayla karnını doyurabilirsin. Biraz ötedeki taneleri yesen de ekmek kırıntılarını bana bıraksan olmaz mı, benim karnım çok açtır. Horoz şu cevabı verir:

- Sabret köpek kardeş, yarın buraya ağanın ölen eşeğini getirip bırakacaklar, bolca et yer, karnını iyice doyurursun. Bunu duyan ağa hemen koşar ahırdaki eşeği alıp pazarda satar. Kendi kendine söylenerek döner:

- İyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa eşek elimde ölecekti.

Ertesi gün yine kulak kabartır çöplükteki seslere. Köpek sitem etmektedir horoza:

- Hani ağanın eşeği ölecekti de ben de bolca et yiyecektim ya? Horoz cevap verir:

- Ağanın eşeği öldü ölmesine de, satın alan zavallının elinde öldü. Ağa açıkgözlülük edip eşeği sattı. Ama üzülme, bu sefer ağanın atı ölecek. Buraya getirip bırakacaklar, bolca et yer karnını doyurursun. Ağa yine hızla kalkar, ahıra gidip atı alarak pazara götürüp satar. Dönerken de yine söylenir:

- İyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa at da elimde ölecekti. Gelip yine merakla kulak misafiri olur. Bu sefer köpek daha yüksek sesle sitem ediyor:

- Horoz kardeş, beni yine aldattın. Hani ağanın atı ölecekti ya?

- Ağanın atı öldü ölmesine de, sattığı zavallının elinde öldü. Üzülme der, bu sefer daha büyük bir ziyafete konacağız hep birlikte. Köpek inanmaz.

- Hadi hadi beni yine aldatıyorsun. Horoz kesin cevap verir:

- Hayır, aldatma falan yok. Durum kesin. Çünkü der, bu sefer ağanın kendisi ölecek, malına gelecek olan bu defa kendi canına gelecek. Arkasından yemekler yapılıp etler pişirilecek, artanını da bizlere dökecekler, ye yiyebildiğin kadar. Ağa bunu duyunca şaşırır, sağa sola koşuşturmaya başlar, yok mu beni satın alacak biri, diye söylenir. Derken gece hastalanan ağa sabaha çıkmaz ölür. Arkasından yapılan yemek, pişirilen etlerden artanlar çöplüğe dökülür, uzun zaman hayvanlar ziyafete konmuş olurlar. Bu sırada horoz söylenir:

- İnsanlar, keşke canıma gelecek olan malıma gelsin, diyebilselerdi de hileye başvurmasalardı. Bunda da bir hayır vardır, diye düşünselerdi. Bunu diyemiyorlar maalesef. Sonra da mallarına gelen canlarına geliyor; ama pişmanlık fayda vermiyor...

Uy sevgili uşağum Dursun,
Allah'ın selamı üstine olsin...
Mektubu çok yavaş yazayrum, çünkim bilirum, çabuk okuyamazsun ! Benden yana sual edersen, Allahuma pin şükür iyiyüm, yeni pir iş puldum. Emrimde yüze yakın adam var, hepsi de sessüz sedasuz, kendi hallerinde. Ne iş pulduğumu soraysan söyleyeceğum patlama, mezarluk pekçisi oldum. Bacin Emine bir uşak doğuracak, daha erkek midur, kiz midur, pelli değül. Haçan o yüzden sağa dayi mi oldin, teyze mi oldin söyleyemeyrum. Temel emicen de tükan açtı, o da otuza aldigini yirmipeşe verir, sürümden kazaniyormuş öyle dedi. Bizim köye findukçularin Temel'i muhtar sectuk, akillu usak da! Geçen gün hepimizi zelzeleye karşi aşi etturdu. Temel akilludur, hem de durusttur.. Geçenlerde bir taksinin şoforu köye varmış, muhtari arayu, meğer yolda pir tavuk ezmuş sahibini soraymuş. Muhtar Temel tavuğa pakmış, ha pu bizden değildur, pizum köyde yassu tavuk yoktur, demiş. Senin küçüğün Memet cok akilli bir uşak çıktı. Geçen gün tepeye varmiş, elinde bir ip sallayup duriy. Anan, “Uy uşağum ne edeysun orada ?” demiş. O da hava turumuna bakayrum demiş. Çektum oni akşam karşuma, anlat pakayum şu hava turumu işinu dedim. Anlatti, meğer ip sallanunca havanin rüzgarli olduğuni, ip islaninca da yağmur yağdiğuni anlaymiş. Çok akilli uşak vesselam. Sen o yaşta böyle akilli degildun!
Yaa işte boyle usağum.. Memleçetten sağa pol pol havadis.. Yeni havadis olursa yine yazarum..
Baki Hudaya emanet ol.
Baban

Not: Mektupa para koyacaktum, ama geç aklima celdi, zarfi kapatmişum !


---

Sigorta şirketine gelen Dilekçeler


- Alkollü arac kullanirken kaza yaptigi icin sigortadan para alamayan bir kisi yaziyor: "Kanimda 2.10 miligram alkol buldular ve bu yüzden para vermiyorsunuz. Insaf edin. Soruyorum size; insanin 8 litre kaninda bu kadarcik alkol olsa, cok mu?"

- Temkinli ve ileri goruslu bir kisinin mektubu: "Arabami birkac gun icin arkadasima odunc verecegim. Ancak arkadasim cok sakar ve beceriksizdir, buyuk bir ihtimalle kaza yapar. Boyle olursa bana odeme yapar misiniz?"

- Adam arabasiyla giderken bir bisikletliye carpmis. Sigorta sirketine yaziyor: "Itiraf edeyim ki, kimsenin gelip gelmedigine bakmadan kavsaga girdim. Ama ne yapabilirdim, daha bir saat once de oradan gecmistim ve kimse yoktu."

- Bir kaza bildirim tutanagindan: "Ileriye dogru cikmak isterken ondeki arabanin arka farlarina carpip kirdim. Tabii hemen geri cekildim. Ama geriye giderken bu defa arkamdaki arabanin on farlarina carpip onu da kirdim. Gecmis olsun demek icin kapiyi actigimda ise bu defa yandan gecen bisikletliye carpip yere devirdim."

- Ehliyetinde "gozlukle kullanir" ibaresi yer almasina ragmen gozluksuz olarak arac kullanan ve kaza yapan surucu yaziyor: "Ehliyetimde yazildigi uzere, kaza sirasinda gozluklerimi takmadigim icin bana odeme yapilmayacagini ogrenince cok sasirdim. Sizi temin ederim ki, o bisikletliye carpmamda hicbir kabahatim yok. Cunku onu gormedim." 
-----

Ünlülerden anılar

Kandemir Konuk'un kitabından alınıp kendi ağzıyla anlattığı anılar!!

AYDEMİR AKBAŞ

" Gülriz Sururi - Engin Cezzar Tiyatrosunda Haldun Taner'in "Zilli Zarife" adlı oyununu oynuyorduk. Ben rol gereği salonun arkasından gelip sahneye çıkıyordum...

Bir gece Bakırköy Akıl Hastanesi hastalarına oynarken yine arka kapıdan salona girdim. İçerisi tıklım tıklım akıl hastalarıyla doluydu.

Sıram gelince yine her zamanki gibi salondan sahneye çıkmak için yürüdüm. Yürüdüm diyorum ama, yürüyemedim. Yolun kenarındaki koltukta oturan bir hasta ceketime yapışmış bırakmıyordu.

Asıldım, zorlandım, imkansız... Bir türlü kurtaramıyorum. Sonunda eğildim:

- Bırak beni, bırak sahneye çıkıcam, dedim.

Akıl hastası büsbütün belime sarılıp bağırdı:

- Olmaaaz... Buradan seyret! Hemşire Hanım tembih etti, sahneye çıkmak yook!..

O beni deli sanmış bırakmıyor ben de deli gibi kendi kendime gülüyordum.. "


HALİT AKÇATEPE

" Tiyatrocu arkadaşlarla Ankara Gençlik Parkındaki bir çay bahçesinde oturuyorduk. Bir yere telefon etmem gerektiği için ikide bir kalkıp karşıdaki genel telefona gidiyor fakat, telefondan ses gelmediği için tekrar gelip yerime oturuyordum... Gide gele iyice yorulmuş ve sinirlenmiştim... Sonunda garsona seslendim:

- Kardeşim bir de sen baksana, şu telefondan bir ses geliyor mu ?

- Peki Halit Ağabey, gidip bakayım.

Garson koştu telefonun yanına gitti, ahizeyi kaldırmadan, evet, hiç elini bile sürmeden telefona kulağını dayadı dinledi, dinledi, sonra oradan bana bağırdı:

- Yoo, hiç ses gelmiyor ! "

MUSTAFA ALABORA

" Müjdat ( Gezen ) ve ben eşlerimizden ayrılmıştık. Müjdat yalnız yaşıyordu. Ben de bir müddet onun evinde kaldım. İşte bu dönemde bir akşam ben mutfakta çoban salatası yaparken telefon çaldı. Müjdat açtı, kısa bir konuşma yapıp kapattı ve yanıma geldi.

- Mustafa, salataya sakın soğan koyma!..

- Niye?..

- Şimdi tanımadığım bir kadın telefon etti, yanında bir kadın daha varmış, bize oturmaya gelmek istiyorlarmış...

İkimiz de bekardık ve iki tane tanımadığımız kadın kendilerinden coşmuş, gelmek istiyorlardı... Eee, Müjdat haklıydı tabi, salataya soğan koymamak gerekirdi...

Neyse, kısa bir süre geçti. Ben diğer yemeklerle ilgileniyorum. Birden kapı çaldı. Ben mutfakta olduğum için Müjdat kapıya gitti... Ve kapıyı açar açmaz, bana ordan seslendi:

- Mustafaa...

- Efendim?..

- Salataya soğan koyabilirsin!..

Haklıydı Müjdat, çünkü gelen kadınlar çok çirkindi!... "



SADRİ ALIŞIK

" Çok eski seneler, fazla çalışılan, peşpeşe film çevrilen günler... Birisi hayli zamandır beni arayıp, mutlaka bir randevu istiyormuş... Ne konuda görüşeceğini de söylemiyormuş. Bayağı merak ettim. Sonunda buluştuk... Orta yaşın üstünde efendiden bir adam. Çay kahve içildi hemen konuya geçildi:

- Sadri Bey, dedi adam, beni sizi çok severim.

- Sağ olun, teşekkür ederim.

- Siz hayatı bilen olgun bir sanatçısınız.

- Eksik olmayın efendim.

- Sizin yardımsever bir insan olduğunuzu da duydum noolr bana yardım edin.

- Nasıl bir yardım istiyorsunuz?

Adam şöyle derin bir soluk alıp anlatmaya başladı :

- Sadri Bey, benim bir oğlum var, 17-18 yaşlarında... Bu çocuğu ancak siz kurtarırsınız.

Ben tabii afallayıp sordum:

- Nerden kurtarıcam nasıl kurtarıcam oğlunuzu ?

Adam yine bir soluk alıp devam etti:

- Sadri Bey, bu benim oğlan ilkokulu zar zor bitirdi. Ortaokuldan belge aldı. Ben de bunu meslek öğrensin diye kunduracının yanına verdim. Bir ay sonra kavga edip ordan ayrıldı. Sonra ben bunu elektrikçinin yanına verdim, orda da durmadı. Kahvede çalıştı, derken içkiye sigaraya başladı. Kahveciyi dövüp işten ayrıldı. Kısacası bir baltaya sap olamadı. Bari artist olsun diye size geldim Sadri Bey... "

ŞEVKET ALTUĞ

(1) " Yıllar önce bir Karadeniz kasabasında turnedeydik. Oyunun ertesi günü otelden çıkıp biraz hava almak istedim. Eşim Jale de 'Gelirken bana bir naneli ciklet al' dedi...

Bakkala girdim.

- Bir naneli ciklet istiyorum, dedim.

Bakkal, şekerli-çikolatalı acaip bir şeker verdi.

- Naneli yok mu diye sordum. Bakkal şöyle dik dik yüzüme baktı. Sonra da ağır ağır konuştu:

- Ha buni naneli niyetine çiğne daa!

Ben de Karadenizli olduğum için kızamadım tabii. Otele kadar kendi kendime güldüm..."

(2) " 60'lı yıllarda tiyatro ile Anadolu'da geziyoruz. Bir gün bir otele gittik. Ben, gösterilen odaya çıktım. Yastığa baktım, yatılacak gibi değil. Daha önce bir başkasının yattığı belliydi. Yastıkta, çarşafta saçlar kıllar vardı.

Sinirlendim, hemen aşağıya indim.

- Lütfen o yatağın yastığını, çarşafını değiştirin, çünkü benden önce başkası yatmış, dedim.

Otelci şöyle yanıtladı beni:

- Yahu kardeşim, senden önce yatan da Müslüman, ne olacak yani!... "

CÜNEYT ARKIN

" Filmlerdeki tehlikeli sahneleri, özellikle tarihi filmlerdeki sahneleri, bir Kazak sirkinde çalışırken öğrendim. Bu yüzden, filmlerimde düblor kullanmadım. Fakat atlı sahnelerde ordan burdan bulduğumuz araba atlarıyla çekimlerde bir hayli kaza atlattığım için, artık yarıştırılmayan bir İngiliz yarış atı satın aldım.

Polenez köy'de rahmetli Süreyya Duru ile Malkoçoğlu'nu çekiyoruz. Atın bir huyu vardı, ne kadar eğitilse de boş kaldığı anda ahıra doğru koşuyordu.

Süreyya Beye rica ettim ahırın aksi yönüne doğru koşturayım diye, ama görüntünün önemini kastederek ahır istikametine koşmamı istedi. Çekim başladı benim at deliler gibi koşuyor. Dizginlere asılmama rağmen fırtına gibi gidiyor. Kamera açısından çıktığımız halde ben atı durduramıyorum. 120 ile giden bir araba gibi gidiyoruz. Çekim durdu ama, bizim durmamız mümkün değil. Derken tam kavşağı dönüyorduk, baktım karşı istikametten bir araba hızla üzerimize geliyor. Araba da çok süratli biz de. Bir an şöför mahalinde oturan yaşlı adamın dehşetle açılmış gözlerini gördüm. Vee. biz o sıçrayışla arabanın üzerinden aştık. Araba bizim altımızdan geçti. Altımdaki yarış atı olduğu için kolaylıkla engel aşan bir at. Tam anlamıyla filmlerdeki gibi bir sahne! At hızını kesemeden doğru ahıra gitti. Ve telaşla aynı yere geri dönüyoruz. Ben merak içindeyim acaba bir kaza oldu mu diye, ne oldu diye. Olay yerine geldik, baktım araba durmuş içinden yaşlıca bir bey ve hanımı inmişler yol kenarında oturuyorlar. Adam bembeyaz olmuş tirtir titriyor. Ve söyleniyor :

- Bundan sonra bir daha içki içmiycem! Artık hayal görmeye başladım! "

-----------------------------------------------------------------------
TIKANDI BABA..

Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor. Tıkandı baba, çay getir, Tıkandı baba, kahve getir, vs.

Bu durum Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş; “Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?”, “Uzun mesele evlat” demiş Tıkandı baba. “Anlat baba anlat merak ettim” deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;

Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. “Benimki de onlarınki kadar aksın” diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden “Onlarınki kadar akmasada olur, yeter ki eskisi kadar aksın” dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve “Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık” dedi. O gün bu gün adım “Tıkandı baba”ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. şimdide burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.

Tıkandı baba’nın anlattıkları Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş. çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına; “Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz” demiş. Sultan Mahmut’un adamları “peki” demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba’ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış , bakmış baklava nefis. “Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim” diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken “Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim” demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya; “Taze baklava, güzel baklava!” Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. şaşırmış, diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın.

Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelirmi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi “Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım” demiş, Tıkandı baba da “Peki” demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba’dan baklavaları satın almış.

Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut; “Bizim Tıkandı baba’ya bir bakalım”, deyip Tıkandı baba’nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan; “Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi mi?” demiş, “Geldi sultanım”, “Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?”, “Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım…”

Sultan şöyle bir tebessüm etmiş. “Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel” deyip almış ve Devletin hazine odasına götürmüş. “Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir” demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan demiş; “Baba senin buradan da nasibin yok”. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini çağırmış “Alın bu adamı üsküdar’ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin” demiş.

Padişahın adamları “peki” deyip adamı alıp üsküdar’a götürmüşler. “Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım” demişler. Baba, “Niçin ?” demiş. Askerler “Hele sen bir beğen bakalım” demişler.

Baba, şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline “Ne olacak şimdi?” demiş, “Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı” demişler. Adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş:

Vermeyince mabud, neylesin sultan mahmut!..
-------------------------------------------------------------------
Eşekler köyünden bir hikaye.......


Esekler köydeki semerciden çok sikayetçilermis.
Semerci hiç iyi semer yapamiyormus.
Eseklerin sirtlari kanli yaralarla doluymus.
Esekler toplanip yeni bir semercinin gelmesi için dua etmisler.

Hikaye bu ya, dualari da kabul olmus ve gerçekten köye yeni bir semerci gelmis.
Ne var ki bu semerci de esekleri rahatlatacak semer yapamiyormus, yaralar azalacakken artmaya baslamis.
Esekler yine toplanip, köye yeni bir semerci gelmesi için yeniden dua etmisler.
Ve gerçekten mevcut semerci köyden ayrilmis, yerine baska bir semerci gelmis.
Esekler her semerci degisikliginde oldugu gibi çok sevinmisler.
Ama çok zaman geçmeden yeni semercinin de pek farkli olmadigini, semerlerin daha da bozuldugunu, yaralarinin ise kötülestigini görmüsler.

Semerci gitmis, semerci gelmis. Semerci gitmis, semerci gelmis.
Her seferinde esekler yeni semerci gelmesi için dua edip durmuslar.

Bu hikaye kaç yeni semerci hayali ile böyle devam etmis bilinmez.
Gel zaman git zaman, bir gün esekler toplanip, eski semerciden kurtulmak için degil de eseklikten kurtulmak için dua etmeye baslamislar.

Bunun mutlaka bir yolu bulunmaliymis...
-------------------------------------------------------------------
Baki Bir Düzen Kurarım…


Konuşur mu insanın gözleri
Anlatır mı ki her şeyi
Bu gecede uyumadım
Yüreğim dağılmış
Toparlayamadım
Bir düşünce bir yerde
Sevinçler
Askıda köşede
Hüzünler oturmuş
Kanepenin üstüne
Gülücüklerim saklanmış
Kapının ardına
Gözyaşlarım kol geziyor
Evin her köşesinde
Umutlarım
Yaramaz çocuk
Yakalayamıyorum
Zili çalıyor geçim derdi
Karnı acıkmış faturaların
Musluktan damlıyor
Gözyaşım
Doyuramadım
Sevdaya açlığını
Sol yanımın
Kırılmış aynalar
Tuvaller yarım
Çizemedim bir türlü
Resmini vuslatın
Hadi devam edin
Bu evi dağıtın
Çıkın
Kanepenin altından
Umutsuz umutlarım
Sizde katılın
Bir gün elbet
Baki bir düzen kurarım…

------------------------------------------------------------

Biz insanlar hayat denen gemide menzile doğru yol alıyoruz ama…

 

Biz insanlar hayat denen gemide menzile doğru yol alıyoruz ama ne yazıkki bindiğimiz geminin dümeni yok. Onun içindir ki birçok insanımız tam bir girdaba girmiş gibi ya yanlışlık ve kötü ihtirasları yüzünden kötülükler batağında yüzüp duruyor. Dümeni olmayan gemi ile yapılan yolculuk nedeni ile karşısına neyin çıkacağını bilmeden ve görmeden ansızın önüne çıkacak bir şeye şiddetle çarparak parçalanacak.

 

Oysa bu karanlıklar deryasında insanoğlunun yegâne dümeni ve deniz feneri ilimdir. Yine bu deryanın sonunda da Allah ve resulüne ulaşmak ve onlara kavuşmak vardır.
Onun içindir ki insanoğlunun en öncelikli görevi ilim tahsil etmek ve bu ilimle Allah’a daha yakınlaşması ve ona ulaşması gerekir. Zira Peygamber efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurdular:
“Benim üzerime bir gün doğarda, beni Allah’a yaklaştıracak olan bir ilmi o günde biraz daha çoğaltamazsam, o günün güneşinin doğmasında benim için bereket yoktur.”
Yine Abdullah b. Mes’ûd Radıyallahu Anh der ki:

 


–İki obur vardır ki, asla doymazlar. Biri ilim peşinde koşan, öbürü de dünya düşkünüdür. Fakat bu iki oburluk bir değildir. İlim peşinde koşan Allah’ın hoşnutluğunu, dünya düşkünü de azgınlığını arttırır. Arkasından da şu iki ayeti okudu:
“Allah’tan, kulları içerisinde, ancak bilenler (Alimler) korkar.” (35/2 8)

 

“Hayır, öyle değil. İnsan kendisini (İlmini ve amelini) yeterli görerek azar.”(96/6)

 

 

 

* * *
Zamanın birinde bir Profesörün deniz seyehatıne çıkar. Gemi denizde belirli bir süre yol aldıktan sonra, bizim Profesör başlamış kaptan ile sohbete;
Profesör bilgiçlik taslayarak, Kaptana:

–Dünya Güneşin etrafındaki dönüşünü kaç günde tamamlar biliyor musun? diye sormuş. Kaptan:

 

–Hayır, bilmiyorum, diye cevap verince, Profesör:
–Gitti ömrünün üçte biri, dedi ve şunları ekledi:
–Peki, dünyanın kaçta kaçı sularla kaplı? Kaptan:
–Hayır, bilmiyorum, diye cevap verince, Profesör:

 

–Gitti ömrünün yarısı daha, dediği sırada yağmur bulutları her tarafı sarmış, fırtınanın bastırması an meselesiydi. Şimşek çaktı, gök gürültüsü ardından yıldırım ve dehşetli bir fırtına.

 

 

Bu defa kaptan profesöre döner:
–Peki sayın üstadım, siz yüzme bilir misiniz? diye sorar. Profesör:
–Hayır, bilmem, diye cevap verir. Kaptan:
–Eyvah Üstadım! gitti ömrünün tamamı, der.

İşte bu fıkradaki profesörün misali, öteki dünyada bizleri kurtaracak ilimleri öğrenmezsek, bu dünyalık için tahsil etmiş olduğumuz hiçbir ilmin kıymeti yoktur.
İmam Gazali der ki:
“İlmi ile Allah’a ibadet edenin (İlmi ile amil olanın) kalp esrarı açılır.”
Yine buyurdular ki:
“Herkesin mutlaka dostu ve düşmanı vardır. Öyleyse sen Allah’a itaat et ki dostun O olsun ve senden memnun olsun.”
 
Bilinmelidir ki:
İlim;
Karanlıklar içinde kalmışların ışığıdır…
Darda kalmışların yardımcısıdır…
Cahillik sahrasında kalmış susuz gönüllerin can suyudur…
Günah batağına batmış olanların kurtarıcısı, can simididir…
Hasta kalplerin ilacı, yolda kalmış olanların kılavuzudur…
İlim; yalnızlıkta can yoldaş!
İlim; gurbette arkadaş!
İlim; tenhada sırdaş ve yoldaş!
İlim; düşman karşısında silah!

 

 

* * *
Bilindiği üzere, Yunus Emre şöyle der:
“İlim, ilim bilmektir. İlim kendini bilmektir. Sen kendini bilmezsen; ya nice okumaktır.”
Ebû Said el Hudrî’den Eadıyallahu Anh’tan gelen rivayete göre; Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur:
–Yeryüzündeki amellerin en üstünleri şu üç ameldir:
1–İlim öğrenmek,
2–Cihat,
3–Helâl kazanç sağlamak…

Çünkü ilim peşinde koşan Allah’ın sevgilisi, Allah yolunda savaşan O’nun velisi ve helâlinden kazanan da Allah’ın dostudur.”

----------------------------------------------------------------------------------------------

BİR TESTİYE BİR ADAM ( 30.04.2008)

Bazen çaresiz kalırsınız, yüzde yüz haklı da olsanız elinizden hiçbir şey gelmez. Haksızlığın karşısında mahzun mahzun bakmak içinizi acıtır. Böyle bir durumda yapılacak tek şey var: Derdinizi herkesin hakkından gelen birisine anlatmak. 7 yaşındaki İbrahim Hakkı’nın yaptığı gibi.

Zaman olur olayların üstesinden gelemezsiniz. Boyunuzu, boynunuzu ve gücünüzü aşar, imkânınızı zorlar, eliniz ayağınız tutulur. Bir yerde çaresiz kalırsınız.
Yüzde yüz haklısınız, sonuna kadar doğrusunuz. Bir şeyler yapmak istersiniz, bir karşılık vermeniz gerekir. Melül mahzun bakakalmak içten içe sizi bitirir.
Iraklı Fuzûlî’nin yakındığı gibi,
“Dert çok, hemdert yok; düşman kavi, tâlih zebûn.”
Derdinizi kime açacaksınız, şikâyetinizi kime ileteceksiniz, hakkınızı kim savunacak, kim alacak?
Ümitsiz, sönük, el avuç ovuşturup bekleyecek misiniz?
Yoksa sizden daha güçlü, herkesten daha kuvvetli, herkesin hakkından gelen birisine mi havale etmek gerekiyor?

İbrahim Hakkı Hazretleri yedi yaşında annesini kaybeder. Dokuz yaşına geldiğinde iyi bir eğitim alması için Tillo’ya götürürler, ilim ve mâna büyüğü İsmail Fakîrullah Hazretlerine teslim ederler.
Hocası genç İbrahim Hakkı’nın eline bir testi vererek çeşmeye gönderir. Testiye suyu doldururken bir atlı yanaşır:

- “Çekil bakayım önümden be çocuk!” diye İbrahim Hakkı’yı azarlayarak bir tarafa iter ve atını çeşmeye sürer.

İbrahim Hakkı testisini alıp bir kenara çekilmeye uğraşırken atını mahmuzlayan adam, onu bir köşeye sıkıştırır. İbrahim Hakkı testisini yere bırakır, canını kurtarmak zorunda kalır. Bu esnada at da üzerine basıp testiyi kırar.

Ağlayarak hocasının huzuruna gelir. Hocası:

- “Ne oldu evladım, neden ağlıyorsun?” diye sorar.
- “Efendim, çeşmede su alırken bir atlı geldi, atını üzerime sürdü. Can havliyle kendimi kurtarmaya çalışırken testimi de atına tepeletip kırdı.”
- “Testini kıran atlıya sen bir şey söyledin mi?
- “Hayır” der, “hiçbir şey söylemedim.”

Hocası, “Çabuk git ve o adama bir-iki laf söyle” der.

İbrahim Hakkı gider, çeşmenin başında atını tımar etmeye çalışan adamın yanına varır bekler. Fakat bir türlü ağzını açıp da,
“Testimi niye kırdın be zâlim adam?” diyemez.

Az sonra döner, hocasının huzuruna gelir.

Fakîrullah Hazretleri sorar:

- “Atlıya bir şey söyleyebildin mi?”

İbrahim Hakkı boynunu büker, yere bakarak, “Söyleyemedim efendim. Bir şeyler demeye niyet ettim, ama bir türlü ağzımı açıp da ağır bir söz sarf edemedim.”

Hocası sinirlenir:

- “Sana diyorum, çabuk git ve o adama bir şeyler söyle, karşılık ver, yoksa sonu felâket olur.”
İbrahim Hakkı kesin emir almıştır, bu sefer kararlıdır. Çar çabuk çeşmenin başına varır. Bir de ne görsün, testisini kıran adamı, kendi atı attığı çiftelerle çeşmenin havuzuna yuvarlamış. Oracıkta cansız yatmaktadır.
Büyük bir korku ve heyecan içinde koşarak gelir, vahim durumu hocasına haber verir.

Hocası bu duruma çok üzülür ve şöyle der:

- “Vah vah! Bir testiye bir adam ha! Üzüldüm buna doğrusu!”

Huzurda olanlar söylenenlerden bir şey anlamadıklarını söyleyince, Fakîrullah Hazretleri durumu şöyle açıklar:

- “O atlı adam, İbrahim Hakkı’ya zulmetti. Zulme uğrayan kişi de tek kelimeyle olsun karşılık vermedi ve zâlimi Allah’a havale etti. Yapılan bu zulüm de Allah’ın gayretine dokundu ve zalimi cezalandırdı. Şâyet İbrahim Hakkı da onun zulmüne karşılık verip, ona bir şeyler söyleyecek olsaydı, ödeşeceklerdi. Fakat İbrahim, büsbütün mazlum durumuna düştü. Ben ise ödeştirmek için uğraştım, maalesef muvaffak olamadım.”
Firavun’un zulmüne maruz kalan Kur’ân’ın “mü’min” olarak anlattığı kimse de Kur’ân lisanıyla kendine zulmedenlere şöyle sesleniyordu:
“Size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum.
 
Şüphesiz ki Allah kullarını hakkıyla görür. Allah o mü’mini onların tuzaklarından korudu. Firavun ehlini ise azabın en kötüsü kuşatıverdi.” (Mü’min Sûresi, 44-45.)

------------------------------------------------------------------------
HARUN REŞİT İLE İHTİYAR (28.04.2008)

Harun Reşit Veziri ile  birlikte tedbili kıyafet dolaşırken bahçesinde hurma fidanları diken bir ihtiyar görür. Selam verir ve aralarında şu konuşma geçer:

- Kolay gelsin, ne yapıyorsun böyle?

- Hurma fidanları dikiyorum.

- Peki bu diktiğin hurma fidanları ne zamana kadar büyür ve meyve vermeye başlar?

- Kim bilir belki on, belki  yirmi sene sonra yetişir ve meyve vermeye başlar.

- Peki onların meyvelerini  görebilecekmisin?

- Bu yaşlı halimle belki  göremem. Ama bizden öncekilerin diktikleri ağaçların meyvelerini biz yedik. Biz de bizden sonrakilerin istifadeleri için bu hurma fidanlarını dikiyoruz.

Bu cevap Harun Reşid’in hoşuna gider ve bir kese altın verir. İhtiyar, Allah’a hamdeder ve:

- Diktiğim ağaçlar hemen meyve verdi.

Bu söz üzerine Harun Reşid bir kese daha altın verir ve ihtiyar yine Allah’a hamdeder ve:

- Herkesin diktiği meyve ağaçları yılda bir defa mahsül verir, benim diktiğim fidan hem hemen meyve verdi hemde senede iki defa ürün vermeye başladı.
-------------------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------------------------------------
HELAL VE HARAM (27.04.2008)


Gencin birisi Kabe’de hep,

- “Ey doğruların yardımcısı olan Allah’ım, Ey haramdan sakınanların yardımcısı olan Allah’ım, sana hamdü sena ederim,” diye dua eder.

Bu durum herkesin dikkatini çeker. Birisi:

- “Neden hep aynı duayı yapıyorsun, başka birşey bilmiyor musun?,” der.

O da anlatır:

Yedi sekiz sene önce yine Kabe’de iken içi altın dolu bir torba buldum. Tam bin altın vardı. İçimden bir ses:

- “Bu altınlarla, şunları şunları yaparsın” diyordu. Hayır dedim kendi kendime. Bu benim değil. Başkasının malı, kullanmam haram olur dedim. Bu sırada birisi

- “Şöyle bir torba bulan var mı?” diye bağırıyordu. Çağırdım onu.

- “Nasıl bir torbaydı? İçinde ne vardı?” diye sordum. Torbayı tarif etti ve “İçinde bin altın vardı” dedi.

- “Torban burada.” diyerek verdim. Adam torbayı açıp bana otuz altın verdi. Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri överek satıyorlardı. Gencin temizliği dikkatimi çekti. Yanlarına gittim,

- “Bu köle için ne istiyorsunuz?” dedim. “Otuz altın dediler”. Adamdan aldığım otuz altını verip genci satın aldım. Bir iki yıl geçti. Genç çok çalışkan, çok edepli idi. Onu aldığıma çok memnun olmuştum. Bir gün onunla giderken karşıdan iki üç kişi geliyordu. Genç bana dedi ki,

- “Efendim, ben Fas emirinin oğluyum. Bu gelenler babamın adamları. Beni buldular. Senden beni satın almak isterler. Sen iyi bir insansın. Onlara otuz bin altından aşağıya satma.” dedi. O kişiler yanıma geldi.

- “Bu esiri bize satar mısın?” dediler. “Satarım.” dedim. “Altmış altın verelim.” dediler. Ben de “Olmaz.” dedim.

- “Sen bunu pazardan otuz altına almadın mı? Biz sana iki mislini veriyoruz” dediler.

- “Öyleyse gidin pazardan alın.” dedim. Arttıra arttıra yirmibin altına kadar çıktılar. Otuzbin altından aşağı olmaz dedim. Çaresiz kabul ettiler. Ben o otuzbin altın ile işyerleri açtım. Ticaret yaptım. Daha çok zengin oldum. Bir gün bana arkadaşlarım,

- “Çok zengin bir ailenin iyi bir kızı var. Babası yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim.” dediler.

- Ben de “Olur.” dedim. Nikah kıyıldı. Deve yükleri çeyizini getirdiler. Çeyiz arasında bir torba dikkatimi çekti. Kıza, “Bu nedir?” dedim.

- “İçinde 970 altın var. Babam Kabe’de bunu kaybetmiş. Bulan gence otuzunu vermiş. Kalanını da bana hediye etti. Çeyizine koyarsın dedi” diye anlattı. Demek ki bulduğum altınlar benim rızkım imiş. Vermese idim haram yoldan gelecekti. Şimdi helal yoldan yine bana geldi. Bana yardım edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce Rabbim’e hamd ederim.

 
  Sitemizin toplam 74467 ziyaretçi (589766 klik) si oldu.  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=